25 Haziran 2010 Cuma

5 sene..

5 sene önce bizi ağlattın ya gidişinle. Bugün yine ağlattı ya sesin, 5 senedir ne zaman duysam olanlar gibi.. . "Elveda" demeden, "Teşekkürler Dünya" diyerek gittin ya çocuk..Olmuyor be şair ceketli çocuk, umudu değil acısı büyüyor zamanla insanın.. Gözlerinden sızan yaşların sayısı azalmıyor mesela.. Ya da unutulmuyor mesela sesinin derinliği.. Fikirlerine sahip çıkmaktan başka bir şeyi kalmıyor insanın.. Sen teşekkür ederken bela da okuyamyor insan dünyaya.. Ne güzel adamdın be çocuk.. Ne güzel insandın... Ağlıyorum be çocuk..

           *                     *                     *

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Ç´e" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.Teşekkürler dünya.

KAZIM KOYUNCU

10 Haziran 2010 Perşembe

Bir Hayat.. Bir Kupa.. Hem hayat, hem kupa...

Yarın saat 17.00' de başlayarak 11 Temmuz günü sona erecek 1 aylık şölene 1 gün kala, içimden "yazmazsam olmaz" diyeceğim bir yazı için oturdum bilgisayar başına. 25 yaşıma sığdırdığım 5 dünya kupası var, adam akıllı hatırladıklarım ise 4. '86 Meksika' yı kaçırdığım düşünülürse ve o kupadaki İngiltere-Arjantin çeyrek final eşleşmesi aklıma geldikçe hayıflanırım kadere. Sen git, Maradona tarih yazarken, Arjantin kupayı kaldırırken,  fazla sütten kafayı bulmuş biçimde uyuklayadur!..

İnsan 5-6 yaşlarına dair ne kadar şey hatırlayabilir ki? Belki 3-4 sahne, bir kaç olay.. İşte bu sayılı sahnelerden biridir '90 yılına ait hafızama kazınan ; küçük bir adam, mavi bir forma, sırtında beyaz 10 numara.. Belki bir gazete küpürü, ya da bir televizyon görüntüsü.. Boynunda kolye gibi bir şey, adam ağlıyor.. Maradona'dan başkası değil tabi ki.. Belli ki bu sahnedir bana Arjantin' i sevdiren, Maradona' yı tartışmasız gelmiş geçmiş en büyük ve en kafa dengi oyuncu kabul edişime sebep..



Sonraki 4 yılda hayat telaşı (!) vs. ile geçip dururken, tam manasıyla ayırt edebildiğim görüntüler aralanıyor zihnimin sayfalarından.. Bu sefer '94 yılı, ben 9-10 yaşlarındayım.. Görüntüde, öğleden sonra oynanan bir maç.. Bir adam, yine küçük, yine solak, yine sırtında beyaz 10 numara.. Sol taç çizgisi dibinden hareketlenip öyle bir top yolluyor ki, sonraki her dünya kupasında hatırlanacak bir videoya dönüşüyor.. Maradona tabi, ama o kadar uzaklardan değil, bizim buralardan bu sefer.. "Karpatların Maradona'sı".. Hagi diye bağırıyor spiker. Ben afallamış bir durumda  bakakalıyorum.. Bir bileğindeki siyah bileklikten tut, ayağını topun altına sokuşuna kadar herşeyi kazınıyor belleğime.. Bir de at kuyruğu saçıyla bir adam var.. Yine mavi forma, beyaz 10 numara... Penaltı noktasına gelirken herkes emin sanırım, kaçırıca bir sessizlik.."Baggio" yazıyor formada, İtalya-Brezilya finali.. Öyle de kötü vuruyor ki esasında, yuh diyorum görünce.. Bizim Diego ile ilgili kayda değer bir hadise yok bu sefer, 90'daki gibi kendi ülkesini desteklemesi için Napolililere seslenişi de yok, yer almıyor sağda solda..

Sonraki 4 yılda o siyah bileklikli, sari- kırmızı-mavi formalı beyaz 10 numara takılıyor aklıma.. Ufaktan bilgi toplamaca, hayran olmaca vs.. Kader ir kıyak geçiyor ki sormayın, sene '96, bu solak Türkiye' ye geliyor.. Türk futbol tarihinin gördüğü en büyük futbolcu oluyor.. Sonraki 6-7 seneyi anlatmaya gerek yok sanırım benim açımdan.. Değmeyin keyfime..

Derken '98 yılı geliyor tabi.. Fransızca "Angleterre" yazısı aklıma gelir her seferinde.. Bir de bu kupanın elemelerinde Hollanda' yı 1-0 yenişimiz, Hakan Şükür' ün kafasıyla.. Sonra.. Akşam vakti, salonda televizyon karşısındayız ailecek.. Geç olsa gerek, fazla sesli izlemiyoruz.. '86' da kaçırmıştım ya, hayat bana bir kıyak daha yapıyor, Arjantin-İngiltere.. Bu sefer beyaz forma üzerine kırmızı bir 7 numara.. Tanıdık bir adam.. Kırmızıyı görüyor yaptığı hareket sonrası.. Beckham' dan başkası değil tabi ki.. Sonra.. yine bir beyaz formalı, kısa boylu bir adam.. Bizim Arjantin defansını bir sağa bir sola yatırıyor, 2 numaranın yanında geçip gidiyor, topu ağlara bırakıyor.. Owen bu da.. Ama bizimkiler kazanıyor, hem de uzatmalardan sonra seri penaltılarda, o gece nasıl geçti, halen anımsadıkça aynı heyecanı duyarım.. Bir de finalde Brezilya kaybedince şok oluşum var, artık çok mu güveniyordum, yoksa Fransa mı sıkıcı geliyordu bilmem.. Belki de her maçta ekrandaki Fransızca yazılara gıcık olmuştum, kim bilir..

2002 yazına gelirken, lisedeyim, Danişment Gazi' nin  yemekhanesinde.. Biz varız bu sefer, e haliyle tüm yurtta hayat duruyor, bizim lisede de.. Yemekhanede televizyon, karşısında müdür, öğretmenler, arkada biz.. Neyse ki yıl sonu gelmiş, fazla kişi yok.. Suratlar boyanmış, formalar giyilmiş, tam bir karnaval (!) .. Rakip Brezilya, belli ki inanmışız, umutluyuz okul ahalisi olarak, aslında millet olarak.. Maç başlıyor, biz de başlıyoruz.. Hasan topla buluşuyor, vuruyor.. Gerisi yok.. Hatırlamıyorum.. Oturduğum yerden 5-6 metre ilerdeyim kendime geldiğimde, deli gibi bağırıyoruz.. Top ağlara gitmiş.. Ne var ki Ronaldo ve Rivaldo topu ağlarımıza yolluyor, biz ise Güney Koreli hakemin ailesiyle samimiyeti (!) ilerletiyorduk.. Rivaldo da sanırım Dünya Kupası finallerinin en çirkin hareketlerinden birine imza atıyordu.. Sonrasında oynanan maçlar, İ.Mansız' ın altın golü, bu golle yazlıkta balkona koşuşumuz.. Bir Brezilya maçı daha, bu sefer Ronaldo' nun usta işi vuruşu.. 11. saniyede H.Şükür' ün golü.. unutulmaz bir yaz geçmişti güzel ülkemin tarihinden..





2006 yazına gelirken bu sefer yurtta, finallerle cebelleşmekteydik.. Bu yüzden pek fazla maç izleyemesek de Almanya' nın futbolu, Arjantin' in yine bekleneni verememesi.. Çok da zevk almamıştık açıkçası.. Zaten biz de yoktuk.. Finalde Zidane bir Dünya Kupası efsanesine daha imza atıp kafayı çakmıştı Materazzi' ye.. Bağış Erten' in dediği gibi, kazanmayı ve takımını futboldan daha çok sevenlere atılmıştı o kafa.. Nihayetinde giden kupa olsa da, kimse yargılamadı Zizu' yu..




Yarın bir kupa daha başlıyor.. Maradona takımının başında, Messi- C. Ronaldo ve diğerleri sahada.. Bakalım nasıl hikayeler çıkacak kara kıtadan.. Tüm maçları izleyebilmek bütün ümidim.. Biz yokuz ya, yine-yeni-yeniden "Arjantin" !!..

23 Nisan 2010 Cuma

23 NİSAN "ULUSAL EGEMENLİK" VE "ÇOCUK" BAYRAMI..

Atamızın tüm dünya çocuklarına vasiyeti olan bugün de ne yazık ki çalışan çocuklar, dövülen evlatlar, başka yuvası olmayan terk edilmiş çocuklara devlet himayesinde yapılan işkenceler, sonu tahmin edilemez bir yarışa sokulan milyonlarca genç beyin öylece koşturuyor yarış atı misali, topraklarımızda. Parlak bir gelecek ümit etmek yerine 3 saatlik sınavlarla yarıştırıyoruz. Bir günlük koltuk devirleri ile koltuk sevdasını aşılıyoruz hala çocuklarımıza. Hayallerine ilerlemesi yerine zorla doktor mühendis yapıyoruz onları, olamazlarsa da vay hallerine. Bakkala pazara gönderirken iyi iş görüyorlar da, bir bardak kırsa işe yaramaz ilan ediyoruz. Sevmiyoruz sevmemiz gerekince, bizi sevmesini bekliyoruz..Hiç sorumluluk vermeyip ilerde her işi eksiksiz yapmasını istiyoruz. İstemiyoruz da aslında, emrediyoruz, zorluyoruz. Yazık ediyoruz çocuklarımıza, yarınlarımıza. 

Yine de en azından bir gün önemsiyoruz sizi çocuklar, yerseniz. Karanlık bir gelecek manzarası gölgesinde 23 Nisanınız kutlu olsun..

14 Nisan 2010 Çarşamba

Ah bir de rakı şişesinde balık olsam ...

rahat uyusun çapkın şair..

bilmezler yalnız yaşamayanlar,
nasıl korku verir sessizlik insana;
insan nasıl konuşur kendisiyle;
nasıl koşar aynalara,
bir cana hasret,
bilmezler..

Orhan Veli KANIK

24 Mart 2010 Çarşamba

"Mary&Max " ten ...

... Ve anlayamıyordu, diğer herkes normal sayılıyorken, neden kendisi garip sayılıyordu. İnsanlar inanılmaz mantıksızdı. Hindistan' da çocuklar açlık çekerken insanlar neden yemeklerini çöpe atıyorlardı?Neden oksijene ihtiyaçları varken yağmur ormanlarını yok ediyorlardı? Ve neden asla zamanında gelmeyeceklerse otobüler için zaman çizelgesi hazırlıyorlardı? En sevdiği fizikçiyle mutabık kaldı : Sadece iki şeyde sonsuzluk vardır ; evrende ve insanın aptallığında.

19 Şubat 2010 Cuma

"Bu ayrılık ne yaman söyle, adamların adamı uykuda mısın?" ..

"Sürü" , "Bereketli Topraklar Üzerinde", "Adak", "Piyano Piyano Bacaksız" gibi Türk sinema tarihinin en önemli filmlerinde hafızalara yerleşen performanslar ve sanatçı duruşu denen olguyu ete kemiğe bürümesi ile sinemamızın en önemli sanaçılarından Yaman Okay' ı iki şiirle anıyor ve rahmet diliyorum.

Holdingler
Politikapçıklar
T.S.K.ler
T.K.K.lar
Hiç hiç kanser olmazlar
Ama bizim Yaman durduğu yerde
Pankreas kanseri olur
Nedeni bir şair tanır Yunan
Adı Pankreatitis
Yani yeni bir rol

Can Yücel

 *              *                *             *            *


bu yaz guneş biraz daha eksik,
el ele verin azaldık
yine o tanıdık serinlik.
işimiz cok zor...
bu yıl herkes biraz daha korkak
bu ne çaresizlik ah yandık
dayan yürek dayan
giderek işimiz çok zor.
ah koca oğlan oyun ettin
bu iş burada bitmez
söylenecek çok söz kaldı
sana bir ömür yetmez.
ah nerelere gittin aman söyle
bu ayrılık ne yaman söyle
adamların adamı uykuda mısın?

7 Şubat 2010 Pazar

THE BOONDOCK SAİNTS / ŞEHRİN AZİZLERİ


Veritas..yani doğruluk/gerçek. Ve tabi ki kardeşi, Aequitas..adalet. İşte film bu iki kavramı temsil eden  İrlandalı kardeşlerin kötülere karşı başlattığı savaşı anlatıyor, kötülerin oyun kurallarıyla tabi ki. İnsana değer yargılarını, adalet sistemini, ve hatta adalet kavramını sorgulatır sonunda jenerik akıp giderken . Günümüzde Saw/ Testere serisinin kişisel bazda işlediği mevzuyu, bir şehrin kötüleriyle hesaplaşma olarak çıkarır karşımıza. Gerçekten kıssasa kıssas mıdır adalet, ya da -daha yerinde bir soru- öyle mi olmalıdır? Modern hukuk kurallarının getirdiği cezalar veya kanunlar arasındaki boşluklardan kaçıveren fareler insanı öfkeyle doldurduğunda hepimizi düşündürmez mi bu soru? Ya da en bilinen şekliyle "geberteceksin böylelerini" yi düşünmez mi insan? Önce doğruluk ile önlemeyi önerir tüm şiddet öğelerini kullanmasına rağmen. Yetmediği yerlerde kıssasa kıssastır ölçüt. İki kardeş doğruluk ve adalet kendi yöntemleriyle sağlamaya çalışır bozulan düzeni. Yerinden çıkan çivileri de kendileri çakar haliyle. İzlenmesi gereken filmler diye bir liste yapılıyorsa hali hazırda, bulunması gerekir hem akla getirdiği sorular, hem de muazzam oyunculuk performansları için. Filmin son bölümünde yer alan mafya liderinin yargılandığı duruşmayı basan Veritas & Aequitas ile bitirelim yazımızı..

..şimdi bizi dinleyin. fakir veya aç olanları istemiyoruz. yorgun veya hasta olanları da istemiyoruz. biz günahkarları alacağız. içinizdeki kötülüğü yok edeceğiz. her nefesimizde onları avlayacağız. gökten yağmur olup yağana kadar her gün onların kanını akıtacağız. öldürmeyin. tecavüz etmeyin. çalmayın. bunlar her inançtan insanın uyması gereken kurallar. bunlar basit istekler değil. bunlar ilahi emirler. bunlara uymayanlar bedelini ödemeli. şeytan'ın birçok yüzü vardır. size sınırları aşıp, gerçek kötülüğe bizim bölgemize girmemeniz için ders veriyoruz. eğer (sınırları) geçerseniz birgün arkanıza baktığınızda bizi görürsünüz. ve o gün yaptıklarınıza pişman olursunuz. biz de sizi istediğiniz tanrıya göndeririz. birer çoban olacağız, senin için tanrım, senin için. gücümüzü elinden alıyoruz. ayaklarımız emirlerini rüzgar gibi yerine getirsin. akıtacağız sana doğru ruhlarla dolu olan nehirleri..