24 Ocak 2011 Pazartesi

Nueve Reinas / Dokuz Kraliçe


İşinizde iyi olduğunuza inanan, hatta kendi kardeşlerini bile dolandırmayı başarmış bir dolandırıcısınız ve karşınıza basit bir market dolandırıcılığını bile eline yüzüne bulaştırmış bir "çaylak" olan Juan çıkıyor. Bu sırada eski bir ortağınız size ulaşıyor ve bir gün içinde bitirmeniz gereken ve 450 bin dolar kazanabileceğiniz bir iş teklifi sunuyor. İşte Marcos bu şartlar altında bir markette polisten kurtardığı çaylağı da yanına alarak bir gün içerisinde bu zor ve her adımında problem çıkan işi bir günde biitirmeye çabalıyor. Tabi uzmanlık olan bir adama gözü kapalı güvenemeyeceğini bilen çaylağımız da her adımda soru işaretleriyle yaklaşıyor Marcos'a. 1 saat 40 dakikayı aşan filmin sonunda ise çaylağımız Juan ile beraber sizin de her adımda dalavere aramaya programlanmış kafalarınızdaki soru işaretleri tam manasıyla "yanıtlanıyor". Film oldukça keyifli, sizi içgüdüsel olarak "şimdi şöyle olacak", "kesin burada dalavere var" düşüncelerine boğuyor ve filme bir kat daha sarılmanızı sağlıyor. Zaten genelde beğendiğim Güney Amerika yapımları gibi sonunda sizi oldukça tatmin edecek bir finalle bırakıyor.


Filmi böylece özetledikten ve tavsiye ettikten sonra bir kaç cümle de Ricardo Darin hakkında yazmak isterim . Sırada bir başka saklı hazzine olduğu rivayet edilen "El Aura" filmi var fakat şimdiye kadar iki filmini izleme fırsatı buldum. İlki 2009 yılının belki de en iyi filmlerinden olan -ki En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü sahibi- El Secreto De Sus Ojos/ Gözlerindeki Sır  idi ve hem filmi hem Darin' i  10 üzerinden 10 bulmuştum. İkincisi ise bu film oldu ve dolandırıcı rolünde de ne kadar iyi bir iş çıkardığı konusunda filmi izleyenler ile hemfikirim.

Bir yerlede karşılaşırsanız veya filmi edinme şansına sahipseniz kaçırmayın derim. İyi seyirler.

Filmin Adı   :  Nueve Reinas / Nine Queens / Dokuz Kraliçe
Yapım Yılı  :  2000
Yönetmen   : Fabian Bielinsky
Oyunucular : Ricardo Darin, Gaston Pauls, Leticia Bredice, Oscar Nunez,Ignasi Abadal
Imdb Puanı : 7,8


23 Ocak 2011 Pazar

127 Hours / 127 Saat

Hayatta kalmanın değerini illa ki kaybetme riskimiz olduğunda mu anlarız? Ya hayatta kalmak için ne denli ileri gidebilirsiniz? Bu sorular ile başlayan bir inceleme akıllara "Saw/ Testere" serisini getirse de bu sefer çok daha gerçek ve inanılmaz bir öykü bekliyor bizi.

127 Hours filmini anlatmaktan ziyade Aron Ralston'ın hakkında Amerika'nın en çok satanlar listesinde bulunan bir kitap yazdığı ve sayısız konferansa konu olan hikayesini anlatmak çok daha iyi bir tercih olacak sanırım, çünkü filmde aktarılan olaylar  tamamen gerçek ve kahramanı da Aron Ralston. İnsanlardan -adeta- kaçarak, kimseye haber vermeden çıktığı "park gezintisinde"  sığındığı doğada hayatta kalma ile ilgili inanılmaz bir sınav vermek zorunda kalan Ralston Blue John Canyon'da sağ kolunun sıkıştığı kaya nedeniyle 127 saatini "ölümüne" bir bekleyişle ve hayatta kalmak için kendi "idrarını" bile içmek zorunda kalarak geçiriyor bu inanılmaz adam. Bir yandan hayatındaki insanların değerini keşfederken bir yandan da aklının ve bedeninin kontrolünü kaybetmemek için direnmeye çabalıyor. Daha ilginç şeyler de mevcut aslında bu hikayenin detaylarında. Filmin özellikle ikinci yarısında gösterilen halisünasyonlar gibi, ve kendini kurtarma planını "uygulamaya" koymadan önce hayalini gördüğü çocuk gibi. Ve nice "slasher" filmini etkilenmeden izlemekle övünen benim gibi nice "sağlam bünyeli" kişinin bile içini bir hoş eden kurtuluş planı gibi.


Filmin bana en büyük avantajı tamamen gerçek ve inanılmaz bir azim hikayesine sahip olması.Filmi izlerken sık sık kendinizi kahramanımızın yerine koyuyorsunuz ki bir filmin seyirciyi kendine bağlamasının önemini anlatmaya gerek yok.  92 dakikanın sonunda hayatın değerini sorguluyor  ve içinizde bir motivasyonla baş başa kalıyorsunuz.

Ne bir şaheser, ne de vasat denecek kadar kötü bir film. Anlattığı hikayeyi olması gerektiği gibi ve sinema perdesine aktarılması gerektiği gibi yapılmış bir Danny Boyle filmi demek sanırım en iyi tanım olacak. İyi seyirler dilerim.

21 Kasım 2010 Pazar

State Of Play / Devlet Oyunları



2009 yılı öylesine tanıtımla şişirilmiş yapımların yılı olmalı ki 2012, Transformers: Yenilenlerin İntikamı, Garez 3, Turnuva, Testere 6, Son Durak 4-3D ve hatta azımsanmayacak bir kesime göre Avatar gibi filmlerin; ve öyle başarılı filmlerin yılıydı ki , yine Avatar, 9, Halk Düşmanları, Aşk Dersi (An Education), Up gibi filmlerin arasında bu film kaybolup gitmiş, gişede çakılmış olsun. Russell Crowe, Ben Affleck, Helen Mirren gibi tanıdık isimlerin yanına “Zaman Yolcusunun Karısı”, “Sherlock Holmes” gibi yapımlarda zihnimize not ettiğimiz Rachel McAdams eklenmiş ve ne göklere çıkarabileceğimiz, ne de vasat olarak nitelendirebileceğimiz, seyir zevki ortalamanın üstünde bir film ortaya çıkmış. Aslında tam da imbd notu gibi bir film ; 10 üzerinden 7,3.

Filmle ilgili her ne söylersem söyleyeyim, internet tabiriyle “spoiler”, yani izlememişlerin okumaması gereken bilgi vermiş olacağım için en iyisi bu filmi izleyin demek.İzleyin ki, son 4-5 senedir artık insanı bıktırmaktan ve filmi “bayağı”laştırmaktan başka bir esprisi kalmayan sonu sürprizli filmler (!) sürüsünden ayrılmayı başarmış bir film izlemiş olun, o hazzı yaşayın ve filme harcadığınız vakte üzülmeme hissini yaşayın.

Hippi edebiyat öğretmeninin etkisinde kalmış gazeteci rolünde Russell Crowe ile tanışıp bir hırsız ve bir pizza dağıtıcısının öldürülmesi ile bir politikacının asistanının ölümü arasındaki bağı kurmaya, bir politikacının etrafına örülen kumpası çözmeye, parçaları birleştirmeye çalışın. Arkadaşı için çırpınan bir adamın “sektörün devleri” karşısındaki mücadelesine ortak olun ve sonunda da kullanılmış olmaktan kurtulamayın. Bu kadarı bile filmle ilgili büyük ipucu içerse de filmi en “düz”, en “ipucu”suz anlatmanın, sonunda yaşanan duyguyu törpülememenin en uygun yolu bu olsa gerek.

Daha şimdiden hafızanızdan silinmiş filmlere yenilerini eklemektense, en azından aklınızda kalacak bir film izlemiş olun. Hoş bir seyirlikten bir adım daha ötede bir film demek en uygun tabir olur.

İyi seyirler dilerim.

6 Kasım 2010 Cumartesi

İyi ki doğdun çocuk..

Ölüm seni yanıltmasın.. bir düşün yaşayanları.. alnını korkusuzca kaldır.. kimin yanındasın?..yerin neresi?..ve senin en çaresiz anında tek silahın nedir?...

İyi ki doğdun çocuk.. 34 yılını aramızda yaşadın 39 yılının.. 5 yıldır bizi izliyorsun.. Sesini duyurdukça sığmıyorsun, taşıyorsun gözlerden.. İyi ki doğdun çocuk.. İyi ki vardın.. İyi ki varsın..

Brassed Off (1994)

“1984′ten bu yana (1994′e kadar) Büyük Britanya’ da 140 maden kapatıldı ve bu çeyrek milyon kişinin işsiz kalmasına yol açtı.” . Bu yazı ile sona eren ve tepeden tırnağa işçi sınıfına ait olan bir filmin en vurucu sahnesinin de ezilmişler için mücadele veren Ernesto “Che” Guevara’ nın favorisi olduğu rivayet edilen “Rodrigo’ nun konçertosu eşliğinde yaşanması kadar hoş bir uyum olabilir miydi? Ya kapanış sekansında eşlik eden “Zaferin ve Umudun Toprakları” gibi pek çok doyumsuz eser? Hani yan yana gelmesi ayıpmış gibi düşünülen “burjuva müziği” ve “işçi sınıfı” aynı potada eritilirken asıl mesele olan politik mesajın ıskalanmaması, arka planda kalmaması ve hafızalara kazınması? Hangi övgüyle tanımlamalı, hangi sıfatları arka arkaya dizmeli, bilemiyorum. Tüm işçi filmleri gibi aslında.
Ülkemizde de -malesef- sıkça duymaya başladığımız madencilerin, madencilerden yola çıkarak sömürülen, istismar edilen, hakları avuçlarından alınan tüm işçiler için kurulan süsten ve abartıdan uzak, ancak meselenin özünü “bodoslama” söylemekten kaçınmayan 1994 yapımı bir İngiliz filmi kalıyor hafızamda 147 dakikanın sonunda. “Küfür burjuva sınıfının ağzında lağım çukuru, işçinin ağzında ise bir çiçektir” diyen Can Yücel’ le bitirmek de vardı ama en güzeli filme dair son bir cümle kurmak.

“Düzen”den “düz”enden sıkıldıysanız, tv’lerde oynayan köşklü çiftlikli dizilerden bıktıysanız size göre bir film. Saraylardan, köşklerden, bol ışıklı salonlardan değil; çamura bulanmış fabrika kapısından, tefecilerin haciz ettiği evden, nefes alıp kan tüküren madenci ciğerinden bir film. İyi seyirler dilerim.

Not: Dayanamadım, bu gönlümü çalan sahneyi eklemek istedim.  

29 Ekim 2010 Cuma

Bazen bir çift ayakkabıdır mutluluk..Children of Heaven / Cennetin Çocukları


Tamire götürdüğü kardeşinin ayakkabısı için bir koşu yarışına katılabilir mi insan, hem de 3. olmayı hedefleyerek? Ya da bir çocuğun tüm mutluluğunu alıp götürebilir mi bir çift eskimiş ayakkabı? Büyüklere garip gelecektir muhakkak fakat minik bedenlerin koca yüreklerini fark etmeniz için elinden gelen bu film doğruluyor bu cümleyi.

Kardeşinin ayakkabısını kaybeden Ali, baba korkusuyla seçtiği yolda ayakkabısını kardeşiyle paylaşmak zorunda kalırken, siz de Majid Majidi’ nin sunduğu İran manzarasına ve iki minik kardeşin yaşadıklarına ortak oluyorsunuz. Doğu sinemasının zihinlerdeki karşılığı olan “durağan fakat sıcacık” ibaresi bu filme  yakışıyor doğrusu. İran’daki  sosyo-ekonomik duruma küçük bir pencere açarken iki kardeşin dünyasından,  aynı zamanda sizce çok geride bıraktığınız  minik yüreklerinizin, kardeş sırlarınızın, anne-babadan saklanan maceralarınızın da  zihninizde canlanmasını önleyemiyorsunuz sahneler birbirini takip ettikçe.  Sonunda birinci olduğunuz yarışın ardından  nasıl sevinemezsiniz, onu anlıyorsunuz, içiniz burkularak da olsa. Keyifli bir haftasonu için ideal olmasa da, sinemasever olduğunu iddia eden bünyelerin raflarında yer alması gereken bir film geride kalıyor 89 dakikanın ardından. İyi seyirler dilerim.

La siciliana ribelle-The Sicilian Girl

***23 Ekim 2010 tarihinde http://www.iy2.net/la-siciliana-ribelle-the-sicilian-girl.html adresinde yayımlanmıştır.***

Sicilya’nın kendine özgü kurallarıyla süren yaşam, bu kuralları belirleyen bir adam, tek gerçek kahramanı babası olan küçük Rita… Filmin ilk 10 dakikasında seyirci de Rita’nın dünyasına uyum sağlamakta ve kahramanı olan babasını benimsemekte hiçbir zorluk yaşamıyor,ta ki eski mafya usulleriyle işlenen bir cinayete kadar.Ardından gözlerinin önünde öldürülen babasıyla beraber tüm renkleri unutuveriyor, “ancak bir sicilyalının giyebileceği” siyah kalıyor Yıllar geçtikçe günlükler ve öfke dolu bir yürek biriktiren Rita abisinin de öldürülmesiyle harekete geçmeye karar veriyor ve küçük bir kızken “beş para etmez” bellediği savcıya sığınıyor işi yarım bırakmak istemeyen mafyadan ve nefret ettiği kasabasından kaçarak. İşte bu andan itibaren bizler de Rita’yla beraber herşeyin değişimine şahit oluyoruz içimiz buruklaşsa da. Kahraman olmaktan çok uzak bir baba , kızını en başından beri istememiş bir anne, mafyaya bağlılığı ağır basan çocukluk aşkı, beş para etmez dediği savcı.. Gerçek bir hikayeden aktarılmasa bu denli etkileyici gelir miydi bilmem fakat gerçek olaydan sonraki görüntüleriyle beraber Rita’nın son sözleri ekranda belirirken insan düşünmeden edemiyor… İyi seyirler dileyerek son cümleyi ekleyeyim yazının sonuna :
 
Belki de dürüst bir dünya hiç bir zaman varolmayacak. Ama bizi hayal kurmaktan kim alıkoyabilir ki? Eğer her birimiz değişmek için çaba sarfedersek, belki başarılı olabiliriz…
Rita ATRİA