29 Ekim 2010 Cuma

La siciliana ribelle-The Sicilian Girl

***23 Ekim 2010 tarihinde http://www.iy2.net/la-siciliana-ribelle-the-sicilian-girl.html adresinde yayımlanmıştır.***

Sicilya’nın kendine özgü kurallarıyla süren yaşam, bu kuralları belirleyen bir adam, tek gerçek kahramanı babası olan küçük Rita… Filmin ilk 10 dakikasında seyirci de Rita’nın dünyasına uyum sağlamakta ve kahramanı olan babasını benimsemekte hiçbir zorluk yaşamıyor,ta ki eski mafya usulleriyle işlenen bir cinayete kadar.Ardından gözlerinin önünde öldürülen babasıyla beraber tüm renkleri unutuveriyor, “ancak bir sicilyalının giyebileceği” siyah kalıyor Yıllar geçtikçe günlükler ve öfke dolu bir yürek biriktiren Rita abisinin de öldürülmesiyle harekete geçmeye karar veriyor ve küçük bir kızken “beş para etmez” bellediği savcıya sığınıyor işi yarım bırakmak istemeyen mafyadan ve nefret ettiği kasabasından kaçarak. İşte bu andan itibaren bizler de Rita’yla beraber herşeyin değişimine şahit oluyoruz içimiz buruklaşsa da. Kahraman olmaktan çok uzak bir baba , kızını en başından beri istememiş bir anne, mafyaya bağlılığı ağır basan çocukluk aşkı, beş para etmez dediği savcı.. Gerçek bir hikayeden aktarılmasa bu denli etkileyici gelir miydi bilmem fakat gerçek olaydan sonraki görüntüleriyle beraber Rita’nın son sözleri ekranda belirirken insan düşünmeden edemiyor… İyi seyirler dileyerek son cümleyi ekleyeyim yazının sonuna :
 
Belki de dürüst bir dünya hiç bir zaman varolmayacak. Ama bizi hayal kurmaktan kim alıkoyabilir ki? Eğer her birimiz değişmek için çaba sarfedersek, belki başarılı olabiliriz…
Rita ATRİA

5 Eylül 2010 Pazar

Los Lunes Al Sol / Güneşli Pazartesiler...



Pazartesi.. Pek çoğunuzun nefret ettiği gün, belki de cuma günlerini sevme nedeniniz.. İş başı yapılan gün, "iş"çinin paydos vakti gelene kadar emeğini sarf ettiği gün.. Güneşli olmasına dahi sevinmediğiniz o güne uzak kalanların filmi bu "Akdenizliliği" iliklerinize kadar hissettiren film. "Pazartesi"leri ellerinden alınan bir avuç tersane işçisinin hayatlarından kesitlerle yüzleştiğiniz, son zamanlardan tanıdık gelen bir film. Biri evliliğinde maddi imkan(sız)lıklardan doğan sorunlarla boğuşan,biri umudunu iş görüşmelerinde yaşatan, genç görünmek uğruna saçını boyayıp oğlunun kıyafetlerini karıştıran, biri karısı tarafından terk edilmiş, ömrünün son yıllarını "boşlukta" yaşayan, biri ise hayatı hiç umursamayan, kendi deyimiyle "düşmemiş, kendini bırakmış" üç dostun, çıkarılacakları tersaneden tazminat almayı kabul etmemiş ve beş parasız kalmış dört kafadarın, her akşamı aynı tersaneden iş arkadaşlarının "kafayı kullanarak" aldığı tazminatla açtığı barda noktalanan yaşamlarını konu alan, insanı gerçek öykülerle yüz yüze getiren bir film. Filmin mottosu olan "gerçek bir hikayeden uyarlama değil, binlercesinden uyarlanmıştır." cümlesi tekrar edip duruyor zihninizde, kendiliğinden.

Filmin bu denli beğenilmesinin iki temel unsuru var. Bunlardan biri şüphesiz Javier Bardem. Her filminde hem fiziksel, hem karakter olarak birbirinden farklı rollerde hayranlıkla izlediğimiz İspanyol oyuncu, bu defa grubun doğuştan gamsız, doğuştan karizmatik elemanı olarak göze çarpıyor. İşten çıkarılma sürecindeki ayaklanmada  kırdığı lambanın tazminatını "etik açıdan doğru bulmadığı için" ödemeyi reddeden, belki bu yüzden lamba takıntısı oluşmuş, her durumda kendi bakış açısını yansıtan "Santa" rolünde bir kere daha "büyük oyuncu" ne demek gösteriyor bizlere. Filmi izlemeyi düşünenler için "8000 peseta", "kriter" ve yazının sonunda alıntılayacağım "Ağustos böceği ve Karınca Hikayesi"ne kattığı yorum filmin hafızalara kazınan dakikalarını inşa ediyor.

Filmin dikkat çekici olmasında ikinci unsur ise kapitalizme sert bir eleştiri getirmeden, tabir-i caizse "çaktırmadan" işçi sınıfının yanında yer alışını hissettirmesi. Hani her gün haberlerde aleyhinde kararlar alındığında destek cümleleri kurduğumuz, sonra toplanıp tek yumruk olmaya çalıştıklarında "nankör" dediğiniz işçiler var ya, tam da onlar yer alıyor başrolde, birkaçı değil, binlercesi yer alıyor aslında. Ve öyle bir cümle kuruyor ki film, kalkın yürüyün, yek vücut, tek yumruk olun dercesine. .Aynen aktarıyorum o benzetmeyi..

" siyam ikizleri gibi. onlar birbirlerine yapışıklar. biz de birbirimize yapışığız. eğer birimiz düşerse, hepimiz düşeriz. eğer biri düzülürse... aynen öyle, diğerleri de düzülür. çünkü hepimiz aynı şeyiz aslında. aynı şey. siyam ikizleri gibi. aynı şey." .

Film o denli iyi ve samimi ki, ekşi'de bir yazar kurulabilecek en güzel cümleyi kurmuş filmi tanımlamak için : sokak lambalarına düşman yapıyor insanı.. öyle samimi bi film..

İzlememiş olanlar için tavsiye ederken, söz verdiğim gibi "Karınca ve Ağustos Böceği Hikayesi" ni Santa'nın bakış açısıyla aktaralım ve bitirelim yazımızı.. Küfürlü kısımlar için yapılabilecek bir şey yok, ne de olsa işçi sınıfının ağzında bir çiçekten farksızdır...


"bir varmış, bir yokmuş bir ağustos böceği ile bir karınca varmış karınca çok çalışkanmış ama ağustos böceği tembelmiş karınca çalışırken ağustos böceği çalar oynarmış günler geçmiş karınca bütün yaz çalışmış bir sürü yiyecek biriktirmiş kış gelince ağustos böceği aç kalmış karıncanınsa her şeyi varmış ağustos böceği karıncaya gelmiş karınca ona ağustos böceği kardeş sen de çalışsaydın sen de aç ve açıkta olmazdın demiş ve ona kapıyı açmamış"
bu karınca spekülatör g.tün teki. ayrıca masalda neden ağustos böceği olarak doğulduğunun sebebi anlatılmıyor. çünkü ağustos böceği olarak doğduysan  hapı yuttun demektir !"

4 Eylül 2010 Cumartesi

Black..

Bir filmi nasıl anlatmalı, ilk defa bilemiyorum sanırım... 2005 yapımı olmasına rağmen çoğu kimsenin bilmediğine mi üzüleyim, yoksa filmi izlemiş şanslı azınlıktan biri olduğum için saklı hazineyi ele geçirmiş korsanlar gibi sevineyim mi... Hani boy boy listeler yapılır, her yıl belirli zamanlarda karşımıza çıkar ya, "ölmeden izlenmesi gereken filmler" diye kalın puntolar altonda, işte böyle bir liste yapılacaksa, gözü kapalı girecek filmlerden birisi bu film. Hint yapımı olmasına bakıp bize garip -ve hatta komik-  gelen dans figürleriyle karşılaşacağınızı, zaman kaybı vasat filmlerden birini izlemiş olacağınızı düşünmek izlediğinizde pişmanlık hissi verecek bir önyargı.

Gözü kapalı dedik ya, film de gözleri ve kulakları doğuştan işlevsiz bir kız olan Michelle ile ona hayatı veren, hayata da onu kazandıran öğretmeni Debraj (Amitabh Bachchan) arasındaki ilişki ekseninde odaklanıyor. Ailesi tarafından nerede olduğu belli olsun diye zil takılmış, elleriyle yemek yemesinden yürüyüşüne vahşi bir hayvanı andıran çocuk Michelle' den yola çıkarak üniversite mezunu genç kız Michelle'e varan süreci, aynı zaman zarfında Michelle'e hayatını adayan çılgın öğretmen Debraj' dan hız alıp alzheimer hastalığına yakalanmış ve zamanla hayaletten farkı kalmamış ihtiyar Debraj' a ulaşan bir film "Black". Michelle, geçmişe ait hiçbir şey hatırlamayan öğretmeni bulunduğunda, hayatını kendisine adayan öğretmenine ortak düşlerini hatırlatmak için sayfaları dolduruyor. Kendisine öğretilmeyen tek sözcüğü, "imkansız" ı  başarmak uğruna sayfaları doldururken, bizler de muazzam bir hikayeye şahit oluyoruz ekran başında.

Filmle ilgili akılda kalan bir kaç nokta ve hafızaya yerleşen cümleler var. İlk aklıma gelen Michelle' in çocukluğunu canlandıran Ayesha Kapoor. Güneşi Gördüm filminde zihinsel engelli kızı canlandıran Tuğse Gökhan' ı anımsadım her sahnede ister istemez. Filmi izleme şansı bulanlar bu benzerliğe şaşıracaklardır. Benim aklımda kalan replik ise üniversitede ilk sınıfında 2. kez kalan Michelle'in öğretmeni Debraj'la dans ettiği sahnede geliyor, "diğerleri" ile onun arasındaki farkı özetleyen cümle ; " Herkes başarılarını kutlardı, biz ise başaramayışımızı" .. Ve filmle ilgili en popüler replik : "Onun alfabesi, benimki gibi a-b-c-d ile başlamayacak..S-İ-Y-A-H ile başlayacak.. " .



28 Temmuz 2010 Çarşamba

Diarios de Motocicleta / Motorsiklet Günlükleri

"Bu, iki insanın hayatlarının bir parçasıdır. Ortak amaç için hayallerin paylaşıldığı bir dönemde yapılan bir yolculuktur."
             Ernesto Guevara de la Serna, 1952.

Bu sözlerle başlar "Diarios de motocicleta". 23 yaşında, mezuniyetine bir dönem kalmış cüzzam konsuna eğilmiş tıp öğrencisi Ernesto Guevara de la Serna ile 29 yaşındaki biyokimyacı, kendi deyimiyle "bilimsel serseri" Alberto Granada' nın Amerika kıtasının fakir bırakılmış kısmını keşfediş hikayesi.  Görmeyi bekledikleri midir bilinmez ama, bilmeden de olsa söyledikleri gibi toprağa, insana yakınlaştırır iki dostu, yolculuklarının her adımı. Haksızlık denen şeyin kıtalarını nasıl sardığını bu iki kafadara tanıtırken, bize de hep bildiğimizi sandığımız bir insanı tanıtır, kendi günlüklerinden yola çıkarak; Ernesto " Che" Guevara de la Serna. Maden şirketlerinin köleleştirdiği çifte hırkasını bırakırken, cebindeki en kıymetli parayı vermekten de çekinmeyen, gördüğümüz ilk "icraatını" maden şirketinin kamyonuna attığı taşla gerçekleştiren bir delikanlıyı, doğum gününü geçirmek için gecenin kör karanlığında karşı adadaki cüzzamlılara yüzen astımlı genci gözler önüne serer. Yolculuğun başında bir maceraya yelken açan bir insanın, insanlarına yapılanlar karşısında geçirdiği değişimi her sahnede daha net farkedersiniz, ekran karşısında dakikalar ilerledikçe. Düşünceler ve sorular bize de aktarılıyor neyse ki, Ernesto'nun günlüğüne yazdıkları sayesinde : " İnkaların büyük astronomi, tıp, matematik bilgisi vardı. İspanyol istilacıların ise barutu vardı. Acaba olaylar farklı gelişseydi, Amerika (kıtası) şimdi nasıl bir yer olurdu? ".
Başrol oyuncusu Gael Garcia Barnel, Paramparça Aşklar ve Köpekler' de akıllara kazındı, Che hakkında detaylı bilgi sahibi olmadığını söylemişse de, seyirciye aktarım konusunda o denli başarılı ki, "Ernesto" nun "Che" oluşuna giden süreci çok net bir biçimde anlıyorsunuz. Granada rolündeki Rodrigo de la Serna ise filmin keskin noktalarına rol çalmadan ve aşırıya kaçmadan iyi oyunlar sergilerken, akılda kalan ve çoğunlukla mizah barındıran sahnelerin baş unsuru olmaktan geri kalmıyor.  Yönetmen Walter Salles ise aktarmak istediğini başarıyla aktaran sahneleri ve filme serpiştirilen siyah beyaz kareleri ile, Amerika'nın fakir yüzünü gözler önüne seriyor.
2004 yapımı bu "ben, ben olmadan önceki ben" hikayesi ve seçtiği isim ile ne eksik, ne fazla filmi Sunay Akın'dan dizelerle bitirmek kadar güzel şey olamaz sanırım..


yine böyle güzel olur muydu dünya,
diplomasını çerçeveleyip
para kazanma derdine düşseydi doktor Che, 

yüreğini dağlara asmak yerine...



24 Temmuz 2010 Cumartesi

A Man For All Seasons / Her Devrin Adamı

Adıyla ilgili bir muammadır ismini duydukça aklıma gelen, bu konuya değineyim filme geçmeden. Film kabaca tarif etmek gerekirse; işini, ailesini, dostlarını, itibarını ve hatta hayatını kaybetmek pahasına doğru olduğuna inandıklarından vazgeçmeyen bir "aziz"in yaşamı ve idamına giden sürece mercek tutan bir filmdir "Her devrin adamı". İşte ismi -en azından dilimize çevrilmiş ismi- de tam bu noktada kafama takılır her karşılaştığımda. Filmde baş karakter olan doğrusunu terk etmeyen insanın her devirde bulunmasına, filmde ve gerçek hayatta idam edilmesine inat, hiç eksilmemesine dair bir temenni midir, yoksa bu karakteri idama sürükleyen kral yalakası insanlara yapılan bir vurgu mudur, isimle anlatılmak istenen? Kimbilir, belki de her ikisi de saklıdır isimde. Öyle ya, devir geçtikçe eksilmeyen, aksine artan ve yeryüzümün her yanını kaplayan insan modeli oldu "işini bilen"ler, ne yazık ki.. Halbuki dalga geçilse, gülünüp geçilse, bu yoldan alıkonulmak istense, ya da kayda değer bulunmasai sırt çevrilse bile nasıl razı gelir ki insan başkalarının fikrine taparcasına sahip çıkmaya, kendi fikrinden, kendi akıl emeğinden daha kabul edilebilir bulmaya? Kötü fikir sahibi olmak dahi hiç bir fikir sahibi olmamaktan iyi değil midir?

Modern zamanın kabul gören tavrı bir fikre biat etmek olsa da, belki de senin benim suskunluğumuz, çekinmemiz, ayıplanma korkusu, dışlanma endişesi neden olmadı mı bu çağın zihinsel kısırlık çağı olmasına sebep? Kendi fikrimiz olmadı mı bilgi sahibi olmadıklarımız hakkında? İki tuş uzaktayken bilgi, ulaşmaktan üşenmemiz değil mi sizce de? Modern zamanın en büyük erdemi oldu artık doğru bildiğinden şaşmamak. Şaşılacak şey değil mi, olması gereken tavrın alkışlanan, kolay kolay cesaret edilemeyen bir tavır haline gelmesi?

Bir film, bir isim, satırlarca yakarış.. Ne çok isyan biriktirdin şu 80 kilo bünyeye be dünya..

25 Haziran 2010 Cuma

5 sene..

5 sene önce bizi ağlattın ya gidişinle. Bugün yine ağlattı ya sesin, 5 senedir ne zaman duysam olanlar gibi.. . "Elveda" demeden, "Teşekkürler Dünya" diyerek gittin ya çocuk..Olmuyor be şair ceketli çocuk, umudu değil acısı büyüyor zamanla insanın.. Gözlerinden sızan yaşların sayısı azalmıyor mesela.. Ya da unutulmuyor mesela sesinin derinliği.. Fikirlerine sahip çıkmaktan başka bir şeyi kalmıyor insanın.. Sen teşekkür ederken bela da okuyamyor insan dünyaya.. Ne güzel adamdın be çocuk.. Ne güzel insandın... Ağlıyorum be çocuk..

           *                     *                     *

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Ç´e" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.Teşekkürler dünya.

KAZIM KOYUNCU

10 Haziran 2010 Perşembe

Bir Hayat.. Bir Kupa.. Hem hayat, hem kupa...

Yarın saat 17.00' de başlayarak 11 Temmuz günü sona erecek 1 aylık şölene 1 gün kala, içimden "yazmazsam olmaz" diyeceğim bir yazı için oturdum bilgisayar başına. 25 yaşıma sığdırdığım 5 dünya kupası var, adam akıllı hatırladıklarım ise 4. '86 Meksika' yı kaçırdığım düşünülürse ve o kupadaki İngiltere-Arjantin çeyrek final eşleşmesi aklıma geldikçe hayıflanırım kadere. Sen git, Maradona tarih yazarken, Arjantin kupayı kaldırırken,  fazla sütten kafayı bulmuş biçimde uyuklayadur!..

İnsan 5-6 yaşlarına dair ne kadar şey hatırlayabilir ki? Belki 3-4 sahne, bir kaç olay.. İşte bu sayılı sahnelerden biridir '90 yılına ait hafızama kazınan ; küçük bir adam, mavi bir forma, sırtında beyaz 10 numara.. Belki bir gazete küpürü, ya da bir televizyon görüntüsü.. Boynunda kolye gibi bir şey, adam ağlıyor.. Maradona'dan başkası değil tabi ki.. Belli ki bu sahnedir bana Arjantin' i sevdiren, Maradona' yı tartışmasız gelmiş geçmiş en büyük ve en kafa dengi oyuncu kabul edişime sebep..



Sonraki 4 yılda hayat telaşı (!) vs. ile geçip dururken, tam manasıyla ayırt edebildiğim görüntüler aralanıyor zihnimin sayfalarından.. Bu sefer '94 yılı, ben 9-10 yaşlarındayım.. Görüntüde, öğleden sonra oynanan bir maç.. Bir adam, yine küçük, yine solak, yine sırtında beyaz 10 numara.. Sol taç çizgisi dibinden hareketlenip öyle bir top yolluyor ki, sonraki her dünya kupasında hatırlanacak bir videoya dönüşüyor.. Maradona tabi, ama o kadar uzaklardan değil, bizim buralardan bu sefer.. "Karpatların Maradona'sı".. Hagi diye bağırıyor spiker. Ben afallamış bir durumda  bakakalıyorum.. Bir bileğindeki siyah bileklikten tut, ayağını topun altına sokuşuna kadar herşeyi kazınıyor belleğime.. Bir de at kuyruğu saçıyla bir adam var.. Yine mavi forma, beyaz 10 numara... Penaltı noktasına gelirken herkes emin sanırım, kaçırıca bir sessizlik.."Baggio" yazıyor formada, İtalya-Brezilya finali.. Öyle de kötü vuruyor ki esasında, yuh diyorum görünce.. Bizim Diego ile ilgili kayda değer bir hadise yok bu sefer, 90'daki gibi kendi ülkesini desteklemesi için Napolililere seslenişi de yok, yer almıyor sağda solda..

Sonraki 4 yılda o siyah bileklikli, sari- kırmızı-mavi formalı beyaz 10 numara takılıyor aklıma.. Ufaktan bilgi toplamaca, hayran olmaca vs.. Kader ir kıyak geçiyor ki sormayın, sene '96, bu solak Türkiye' ye geliyor.. Türk futbol tarihinin gördüğü en büyük futbolcu oluyor.. Sonraki 6-7 seneyi anlatmaya gerek yok sanırım benim açımdan.. Değmeyin keyfime..

Derken '98 yılı geliyor tabi.. Fransızca "Angleterre" yazısı aklıma gelir her seferinde.. Bir de bu kupanın elemelerinde Hollanda' yı 1-0 yenişimiz, Hakan Şükür' ün kafasıyla.. Sonra.. Akşam vakti, salonda televizyon karşısındayız ailecek.. Geç olsa gerek, fazla sesli izlemiyoruz.. '86' da kaçırmıştım ya, hayat bana bir kıyak daha yapıyor, Arjantin-İngiltere.. Bu sefer beyaz forma üzerine kırmızı bir 7 numara.. Tanıdık bir adam.. Kırmızıyı görüyor yaptığı hareket sonrası.. Beckham' dan başkası değil tabi ki.. Sonra.. yine bir beyaz formalı, kısa boylu bir adam.. Bizim Arjantin defansını bir sağa bir sola yatırıyor, 2 numaranın yanında geçip gidiyor, topu ağlara bırakıyor.. Owen bu da.. Ama bizimkiler kazanıyor, hem de uzatmalardan sonra seri penaltılarda, o gece nasıl geçti, halen anımsadıkça aynı heyecanı duyarım.. Bir de finalde Brezilya kaybedince şok oluşum var, artık çok mu güveniyordum, yoksa Fransa mı sıkıcı geliyordu bilmem.. Belki de her maçta ekrandaki Fransızca yazılara gıcık olmuştum, kim bilir..

2002 yazına gelirken, lisedeyim, Danişment Gazi' nin  yemekhanesinde.. Biz varız bu sefer, e haliyle tüm yurtta hayat duruyor, bizim lisede de.. Yemekhanede televizyon, karşısında müdür, öğretmenler, arkada biz.. Neyse ki yıl sonu gelmiş, fazla kişi yok.. Suratlar boyanmış, formalar giyilmiş, tam bir karnaval (!) .. Rakip Brezilya, belli ki inanmışız, umutluyuz okul ahalisi olarak, aslında millet olarak.. Maç başlıyor, biz de başlıyoruz.. Hasan topla buluşuyor, vuruyor.. Gerisi yok.. Hatırlamıyorum.. Oturduğum yerden 5-6 metre ilerdeyim kendime geldiğimde, deli gibi bağırıyoruz.. Top ağlara gitmiş.. Ne var ki Ronaldo ve Rivaldo topu ağlarımıza yolluyor, biz ise Güney Koreli hakemin ailesiyle samimiyeti (!) ilerletiyorduk.. Rivaldo da sanırım Dünya Kupası finallerinin en çirkin hareketlerinden birine imza atıyordu.. Sonrasında oynanan maçlar, İ.Mansız' ın altın golü, bu golle yazlıkta balkona koşuşumuz.. Bir Brezilya maçı daha, bu sefer Ronaldo' nun usta işi vuruşu.. 11. saniyede H.Şükür' ün golü.. unutulmaz bir yaz geçmişti güzel ülkemin tarihinden..





2006 yazına gelirken bu sefer yurtta, finallerle cebelleşmekteydik.. Bu yüzden pek fazla maç izleyemesek de Almanya' nın futbolu, Arjantin' in yine bekleneni verememesi.. Çok da zevk almamıştık açıkçası.. Zaten biz de yoktuk.. Finalde Zidane bir Dünya Kupası efsanesine daha imza atıp kafayı çakmıştı Materazzi' ye.. Bağış Erten' in dediği gibi, kazanmayı ve takımını futboldan daha çok sevenlere atılmıştı o kafa.. Nihayetinde giden kupa olsa da, kimse yargılamadı Zizu' yu..




Yarın bir kupa daha başlıyor.. Maradona takımının başında, Messi- C. Ronaldo ve diğerleri sahada.. Bakalım nasıl hikayeler çıkacak kara kıtadan.. Tüm maçları izleyebilmek bütün ümidim.. Biz yokuz ya, yine-yeni-yeniden "Arjantin" !!..