1 Şubat 2011 Salı

Toki o kakeru shojo/ The Girl Who Leapt Through Time/ Zamanda Atlayan Kız

Animasyon ya da anime deyince aklımda hep benim gibi ruhunda çocukluğuna dair bir şeyleri kaybetmemiş, hatta ona sımsıkı tutunmuş binlerce insan gelir. Hayat telaşına ruhunu kurban vermemiş azınlık gibi kalmış binlerce insan.. Hayal dünyasına öyle çok kaçan, kendine masallar yaratmış binlerce "yetişkin". Bir anime ya da animasyon yazmak kaçınılmazdı benim için ve bu yazının bir anime olması ayrıca seviindirici,
.
Lise çağında bir genç kız olan başkarakterimiz Makoto, her zamankinden farklı olduğunu fark etmekte geç kalmadığı bir günde yaşadığı sayısız aksilikten sonra belki de en büyük şanssızlığı fark ettiğinde son sürat ilerleyen bisikletinin frenleri tutmamakta ve genç kız gelen trenin altına girmek üzeredir. Hiçbir şey fayda etmez ve Makoto trenin önüne fırlar. İşte bu anda inanılmaz bir şey gerçekleşir ve Mototo kendini daha az önce frenleri tutmayan bisikletle geçtiği yolda bulur. Bir şekilde zamanda geri gitmeyi başarmış ve kurtulmuştur. Böylelikle yolunda gitmeyen her anı geri aldığı bir dizi olaylar birbirini izler. Geri aldığı ve başına gelen kötü olaylardan kurtulduğu her anda,bu sevinçle, olaylarda kendisi yerine geçecek yeni bir kurban yarattığını düşünmemektedir tabi ki.Hele ki olaylar içinden çıkılmaz bir hale geldiğinde bir ikilemde kalmak zorunda kalacaktır. Hep kendini düşünmekten farkına varamadığı pek çok şeyi de bu olaylar boyunca farkına varır ve olmak istediği kişi konusunda kesin bir karara doğru sürüklenir.

Filmin başlarında göze çapan bir cümle filmin vermek istediği mesajı gayet iyi özetliyor aslında : "time waits for no one/ zaman kimseyi beklemez." .

Her ne kadar çocuklar içinmiş gibi görünse de , pek çok anime gibi Toki o kakeru shojo da esas yetişkinlere yönelik ve eğlenceli olmasının yanı sıra duygusal yönden de gayet doyurucu bir film. Saklı köşelerde kalmış olsa da imdb'de 7,9 gibi yüksek bir puana layık görülmüş olduğunu belirtmem gerek. Animasyona meraklı kişileri olduğu kadar anime sevdalılarının da mutlaka görmesi gerekli kanaatimce.

Filmin Adı   : Toki o kakeru shojo / The Girl Who Leapt Through Time

Filmin Yapım Yılı : 2006

imdb.com Puanı : 7,9 (7206 oylama)






30 Ocak 2011 Pazar

Daybreakers / Vampir İmparatorluğu .




Sinema tarihinde vampirlerle ilgili, ki genel hitap şekline uyarsak “vampirli filmler”, geriliminden Blade serisi ve Zombieland gibi bazen komedi içeren aksiyonuna, Lat ren datte komma in/ Gir Kanıma gibi dramından Twilight serisi gibi romantizm soslusuna ve diğer pek çok yapım gibi komedi soslu eğlencelik filmlere bolca rastlanır, ve pek çoğumuzda bu filmlerden en az bir-iki tanesini izlemişizdir. Fakat ben izlediğim “vampirli filmler” içerisinde , Lat den ratte komma in ve “Interview with a wampire” filmlerini hep ayrı bir yere koymuşumdur. Gerek bu filmlerin atmosferi, gerek verdikleri mesajlar ve/veya alt metinleri bu ayrımımda temel etkendir. Daybreakers/ Vampir İmparatorluğu da yarattığı tersine dünya ve bir nevi kapitalizm eleştirisi yapar gibi göründüğü için ayrı tutma isteği uyandırdı içimde.
Filme abartılmadan yerleştirilmiş öyle unsurlar var ki sizi filme çekiyor adeta. Gayet güzel tasarladıkları vampirlerin güneş ışığından etkilenmeden gündüz yolculuk etmesini sağlayan kameralı araçlar veya sıcak içecek zincirlerine paralel düşünülmüş kan satış zincirleri gibi temel vampir gereksinimlerine yönelik detaylar ile inşa edilmiş tersine bir dünyanın tüm gerekleri sizi “azınlık” duygusuna sokması filmi daha kolay ve istekli izlemenizi sağlıyor. Tüm bunların yanında film bittiğinde sanki aceleye getirilmiş hissi uyandıran bir aksiyon/macera kısmı da kafanızda yer etmiyor değil açıkçası, bu da filmin zayıf karnını oluşturuyor bence. Bir vampir filmi olarak geniş kitlelerin beklentisi olan hareketli sahneler, filmi “vampirli film” bakış açısıyla izleyenleri tatmin edecek gibi durmuyor.
Öykümüz ise vampirlerin egemen olduğu bir tersine dünyada geçiyor. Giderek azalan ve kaçan insan neslinden dolayı yapay kan araştırması yürüten bir şirkete hizmet eden ve bunu sadece daha fazla insanın av olmasını engellemek için yapan -gönülsüz vampir- Edward, vampirliğin tedavisini tesadüfen de olsa farkına varan Lionel ve kendisine güvenen ilk insan Claudia ile tanışınca eski insan yeni vampirleri özlerine döndürmek için bir umuda kavuşmuştur fakat bunun gerçekleşmesini istemeyen kişiler de vardır. “Ve olaylar gelişir…” şeklinde devam etmek film hakkında daha fazla ipucu vermemek açısından gerekli sanırım.
Ethan Hawke’un yanında kişisel listemin üst sıralarında yer alan Willem Dafoe’yu da görmek benim için filmi tercih etmemde epey yardım etti ve pişman olmadığımı söylemem mümkün. Dilerim siz de filmi izlediğinizde hoş vakit geçirdiğinizi düşünürsünüz. Film yarattığı hikayede tüketim konusunda sınırsız enerjiye sahip insanoğlunu sonsuz bir açlığa mahkum kalmıiş vampirler ile öyle güzel paralelliştiriyor ki, bir an “sonumuz hayır olsun” bile dedim inanın.Manzara uzaklara kayarken işittiğim filmin son cümlesi ise bu bağlantıyı kendi hislerimle kurmadığımın göstergesi olsa gerek. “Gelin, tedavimiz var. Sizi tekrar ‘insan’ yapalım.” .
İyi seyirler dilerim.
Filmin Adı : Daybreakers/ Vampir İmparatorluğu.
Yapım Yılı : 2009
Yönetmen : Michael Spierig, Peter Spierig
Oyuncular : Ethan Hawke, Willem Dafoe, Claudia Karvan
Imdb Puanı : 6,5/10 .

24 Ocak 2011 Pazartesi

Nueve Reinas / Dokuz Kraliçe


İşinizde iyi olduğunuza inanan, hatta kendi kardeşlerini bile dolandırmayı başarmış bir dolandırıcısınız ve karşınıza basit bir market dolandırıcılığını bile eline yüzüne bulaştırmış bir "çaylak" olan Juan çıkıyor. Bu sırada eski bir ortağınız size ulaşıyor ve bir gün içinde bitirmeniz gereken ve 450 bin dolar kazanabileceğiniz bir iş teklifi sunuyor. İşte Marcos bu şartlar altında bir markette polisten kurtardığı çaylağı da yanına alarak bir gün içerisinde bu zor ve her adımında problem çıkan işi bir günde biitirmeye çabalıyor. Tabi uzmanlık olan bir adama gözü kapalı güvenemeyeceğini bilen çaylağımız da her adımda soru işaretleriyle yaklaşıyor Marcos'a. 1 saat 40 dakikayı aşan filmin sonunda ise çaylağımız Juan ile beraber sizin de her adımda dalavere aramaya programlanmış kafalarınızdaki soru işaretleri tam manasıyla "yanıtlanıyor". Film oldukça keyifli, sizi içgüdüsel olarak "şimdi şöyle olacak", "kesin burada dalavere var" düşüncelerine boğuyor ve filme bir kat daha sarılmanızı sağlıyor. Zaten genelde beğendiğim Güney Amerika yapımları gibi sonunda sizi oldukça tatmin edecek bir finalle bırakıyor.


Filmi böylece özetledikten ve tavsiye ettikten sonra bir kaç cümle de Ricardo Darin hakkında yazmak isterim . Sırada bir başka saklı hazzine olduğu rivayet edilen "El Aura" filmi var fakat şimdiye kadar iki filmini izleme fırsatı buldum. İlki 2009 yılının belki de en iyi filmlerinden olan -ki En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü sahibi- El Secreto De Sus Ojos/ Gözlerindeki Sır  idi ve hem filmi hem Darin' i  10 üzerinden 10 bulmuştum. İkincisi ise bu film oldu ve dolandırıcı rolünde de ne kadar iyi bir iş çıkardığı konusunda filmi izleyenler ile hemfikirim.

Bir yerlede karşılaşırsanız veya filmi edinme şansına sahipseniz kaçırmayın derim. İyi seyirler.

Filmin Adı   :  Nueve Reinas / Nine Queens / Dokuz Kraliçe
Yapım Yılı  :  2000
Yönetmen   : Fabian Bielinsky
Oyunucular : Ricardo Darin, Gaston Pauls, Leticia Bredice, Oscar Nunez,Ignasi Abadal
Imdb Puanı : 7,8


23 Ocak 2011 Pazar

127 Hours / 127 Saat

Hayatta kalmanın değerini illa ki kaybetme riskimiz olduğunda mu anlarız? Ya hayatta kalmak için ne denli ileri gidebilirsiniz? Bu sorular ile başlayan bir inceleme akıllara "Saw/ Testere" serisini getirse de bu sefer çok daha gerçek ve inanılmaz bir öykü bekliyor bizi.

127 Hours filmini anlatmaktan ziyade Aron Ralston'ın hakkında Amerika'nın en çok satanlar listesinde bulunan bir kitap yazdığı ve sayısız konferansa konu olan hikayesini anlatmak çok daha iyi bir tercih olacak sanırım, çünkü filmde aktarılan olaylar  tamamen gerçek ve kahramanı da Aron Ralston. İnsanlardan -adeta- kaçarak, kimseye haber vermeden çıktığı "park gezintisinde"  sığındığı doğada hayatta kalma ile ilgili inanılmaz bir sınav vermek zorunda kalan Ralston Blue John Canyon'da sağ kolunun sıkıştığı kaya nedeniyle 127 saatini "ölümüne" bir bekleyişle ve hayatta kalmak için kendi "idrarını" bile içmek zorunda kalarak geçiriyor bu inanılmaz adam. Bir yandan hayatındaki insanların değerini keşfederken bir yandan da aklının ve bedeninin kontrolünü kaybetmemek için direnmeye çabalıyor. Daha ilginç şeyler de mevcut aslında bu hikayenin detaylarında. Filmin özellikle ikinci yarısında gösterilen halisünasyonlar gibi, ve kendini kurtarma planını "uygulamaya" koymadan önce hayalini gördüğü çocuk gibi. Ve nice "slasher" filmini etkilenmeden izlemekle övünen benim gibi nice "sağlam bünyeli" kişinin bile içini bir hoş eden kurtuluş planı gibi.


Filmin bana en büyük avantajı tamamen gerçek ve inanılmaz bir azim hikayesine sahip olması.Filmi izlerken sık sık kendinizi kahramanımızın yerine koyuyorsunuz ki bir filmin seyirciyi kendine bağlamasının önemini anlatmaya gerek yok.  92 dakikanın sonunda hayatın değerini sorguluyor  ve içinizde bir motivasyonla baş başa kalıyorsunuz.

Ne bir şaheser, ne de vasat denecek kadar kötü bir film. Anlattığı hikayeyi olması gerektiği gibi ve sinema perdesine aktarılması gerektiği gibi yapılmış bir Danny Boyle filmi demek sanırım en iyi tanım olacak. İyi seyirler dilerim.

21 Kasım 2010 Pazar

State Of Play / Devlet Oyunları



2009 yılı öylesine tanıtımla şişirilmiş yapımların yılı olmalı ki 2012, Transformers: Yenilenlerin İntikamı, Garez 3, Turnuva, Testere 6, Son Durak 4-3D ve hatta azımsanmayacak bir kesime göre Avatar gibi filmlerin; ve öyle başarılı filmlerin yılıydı ki , yine Avatar, 9, Halk Düşmanları, Aşk Dersi (An Education), Up gibi filmlerin arasında bu film kaybolup gitmiş, gişede çakılmış olsun. Russell Crowe, Ben Affleck, Helen Mirren gibi tanıdık isimlerin yanına “Zaman Yolcusunun Karısı”, “Sherlock Holmes” gibi yapımlarda zihnimize not ettiğimiz Rachel McAdams eklenmiş ve ne göklere çıkarabileceğimiz, ne de vasat olarak nitelendirebileceğimiz, seyir zevki ortalamanın üstünde bir film ortaya çıkmış. Aslında tam da imbd notu gibi bir film ; 10 üzerinden 7,3.

Filmle ilgili her ne söylersem söyleyeyim, internet tabiriyle “spoiler”, yani izlememişlerin okumaması gereken bilgi vermiş olacağım için en iyisi bu filmi izleyin demek.İzleyin ki, son 4-5 senedir artık insanı bıktırmaktan ve filmi “bayağı”laştırmaktan başka bir esprisi kalmayan sonu sürprizli filmler (!) sürüsünden ayrılmayı başarmış bir film izlemiş olun, o hazzı yaşayın ve filme harcadığınız vakte üzülmeme hissini yaşayın.

Hippi edebiyat öğretmeninin etkisinde kalmış gazeteci rolünde Russell Crowe ile tanışıp bir hırsız ve bir pizza dağıtıcısının öldürülmesi ile bir politikacının asistanının ölümü arasındaki bağı kurmaya, bir politikacının etrafına örülen kumpası çözmeye, parçaları birleştirmeye çalışın. Arkadaşı için çırpınan bir adamın “sektörün devleri” karşısındaki mücadelesine ortak olun ve sonunda da kullanılmış olmaktan kurtulamayın. Bu kadarı bile filmle ilgili büyük ipucu içerse de filmi en “düz”, en “ipucu”suz anlatmanın, sonunda yaşanan duyguyu törpülememenin en uygun yolu bu olsa gerek.

Daha şimdiden hafızanızdan silinmiş filmlere yenilerini eklemektense, en azından aklınızda kalacak bir film izlemiş olun. Hoş bir seyirlikten bir adım daha ötede bir film demek en uygun tabir olur.

İyi seyirler dilerim.

6 Kasım 2010 Cumartesi

İyi ki doğdun çocuk..

Ölüm seni yanıltmasın.. bir düşün yaşayanları.. alnını korkusuzca kaldır.. kimin yanındasın?..yerin neresi?..ve senin en çaresiz anında tek silahın nedir?...

İyi ki doğdun çocuk.. 34 yılını aramızda yaşadın 39 yılının.. 5 yıldır bizi izliyorsun.. Sesini duyurdukça sığmıyorsun, taşıyorsun gözlerden.. İyi ki doğdun çocuk.. İyi ki vardın.. İyi ki varsın..

Brassed Off (1994)

“1984′ten bu yana (1994′e kadar) Büyük Britanya’ da 140 maden kapatıldı ve bu çeyrek milyon kişinin işsiz kalmasına yol açtı.” . Bu yazı ile sona eren ve tepeden tırnağa işçi sınıfına ait olan bir filmin en vurucu sahnesinin de ezilmişler için mücadele veren Ernesto “Che” Guevara’ nın favorisi olduğu rivayet edilen “Rodrigo’ nun konçertosu eşliğinde yaşanması kadar hoş bir uyum olabilir miydi? Ya kapanış sekansında eşlik eden “Zaferin ve Umudun Toprakları” gibi pek çok doyumsuz eser? Hani yan yana gelmesi ayıpmış gibi düşünülen “burjuva müziği” ve “işçi sınıfı” aynı potada eritilirken asıl mesele olan politik mesajın ıskalanmaması, arka planda kalmaması ve hafızalara kazınması? Hangi övgüyle tanımlamalı, hangi sıfatları arka arkaya dizmeli, bilemiyorum. Tüm işçi filmleri gibi aslında.
Ülkemizde de -malesef- sıkça duymaya başladığımız madencilerin, madencilerden yola çıkarak sömürülen, istismar edilen, hakları avuçlarından alınan tüm işçiler için kurulan süsten ve abartıdan uzak, ancak meselenin özünü “bodoslama” söylemekten kaçınmayan 1994 yapımı bir İngiliz filmi kalıyor hafızamda 147 dakikanın sonunda. “Küfür burjuva sınıfının ağzında lağım çukuru, işçinin ağzında ise bir çiçektir” diyen Can Yücel’ le bitirmek de vardı ama en güzeli filme dair son bir cümle kurmak.

“Düzen”den “düz”enden sıkıldıysanız, tv’lerde oynayan köşklü çiftlikli dizilerden bıktıysanız size göre bir film. Saraylardan, köşklerden, bol ışıklı salonlardan değil; çamura bulanmış fabrika kapısından, tefecilerin haciz ettiği evden, nefes alıp kan tüküren madenci ciğerinden bir film. İyi seyirler dilerim.

Not: Dayanamadım, bu gönlümü çalan sahneyi eklemek istedim.