29 Ekim 2009 Perşembe

Cumhuriyet Bayramı..

Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir.



27 Ekim 2009 Salı

"Pablo Neruda, Biz Orada"..

" İl Postino" .. Nam- ı Türkçe " Postacı ". Pablo Neruda' nın, Şili' nin dünyaya armağanı, kiminin aşağılayıcı bir tonda söylediği kadarı ile " solcu şair " ..Esasında tüm dünyanın hayran olduğu şair. Sürgün hayatının anlatıldığı filmde mektuplarını iletmekle görevli postacı ve şefinin diyalogunda geçtiği gibi söyler isek :

-  Kadınların hayran olduğu biri?
+ Tüm insanlar hayran!
-  Aşk şiirlerinin şairi?
+ Tüm insanlığın şairi!!
-  Ama aralarında kadınlar da var!

Filmden biraz daha söz etmek gerekirse İtalyan kasabasında babası ve adanın çoğu erkeği gibi balıkçılık yapan Mario Ruoppolo işi bırakır ve gördüğü ilan üzerine postacılığa başlamaya karar verir, hem de adaya sürgün olarak gelecek olan Pablo Neruda' nın - Don Pablo' nun - postacısı olarak! Adayı,içinde barındırdığı insan için dar bir dünya olarak gören Mario, Don Pablo ile tanışarak hayatını değiştirmeye başlar. Önce aşk, sonra şiir, ve nihayetinde Neruda ile benzer politik düşünceler hayatına yön verecektir artık. Neruda' nın karısına yazdığı bir şiiri, aşık olduğu bayana verir, kendisine bunu neden yaptığını soran Neruda'ya verdiği cevap ise şiirsever herkesin hislerine tercüman olacak cinstendir : " Şiir yazana değil, ihtiyacı olana aittir " .

Pablo Neruda , ya da asıl ismiyle Neftali Ricardo Reyes Basualto, 1904 yılının bir Temmuz gününde dünyaya gelir. İsmini değiştirme hikayesi için kendi sözlerine kulak verelim :

- gerçek şu ki, bu hikayede gerçek diye bir şey yok. babamın gerçeği fark etmesinden en çok korktuğum günlerde -çünkü böyle birşey felaket olurdu- bir dergiyi karıştırdım ve orada jan neruda imzalı bir hikaye gördüm. tam o sıralarda bir şiirimle bir yarışmaya katılmak durumundaydım. o zaman neruda soyadını seçtim ve ad olarak da pablo adını aldım. bu adın bir kaç ay sonra geçip gideceğini sanıyordum...

Her zaman yokluktan, yoksulluktan, acıdan, diktatörlükten kanayan topraklar olan Güney Amerika' nın aynı kaderi paylaşan  ülkesi Şili' de doğup büyümek ve bu acılara sessiz kalmamaktan daha doğal bir şey yoktur sanırım. Neruda' da sessiz kalmamış ve -Sezen Aksu' dan duyduğumuz bir şarkıyı hatırlatırcasına-  olaya son "Nokta"yı koymuştur :

nokta

Acılardan daha büyük bir evren yoktur,
Bir tek evren var, o da kanayan bir evren.

Kendi deyimiyle ortak bir amaçtır şiir ; "biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız ". Ama aynı zamanda aşk şairidir, ve aşkı en güzel anlatan şairlerden olmuştur ; aşk ne kadar kısa,unutuluş ne kadar uzun...Ve acılarla yaşayan bir insan olarak acıyı sevindirmek istemez bir ömür boyu, sevdiğini kaybetse bile :

aşkım, ben ölürsem sen ölmezsen,
aşkım, sen ölürsen ben ölmezsem,
sakın yüz vermeyelim acıya..
hiçbir şey yaşamımızdan daha değerli değil.
Acı dedik ya, bir şiir daha yazalım ustadan, ama acıya ya da aşka değil, bizlere yazılan bir şiir. Bize öğüt, kulağımıza küpe olsun yaşam boyu, daha önce de yer almıştı bu sayfalarda, vurgulayalım tamamını yazarak..

yaşayacak yer açın onlara
ve düşünmeyin onların adına;
hep aynı kitapları okutmayın!
keşfetsinler şafağı bırakın!
ve kendi öpüşlerini tadımlasınlar
barış içinde aşk ve özgürlük adına!

"Büyük abi"  imalatı bir darbe ile yıkılınca uğruna inandığı her şey, o da yıkılır, zaten kendisine söylenmeyen
kanser de güçsüz bırakmıştır epeydir bedenini, "Ve çekip gidecekse bu can tenden.. Neden böyle sadık bana iskeletim.."dizelerini hayata armağan etmiş ünlü şair, 23 Eylül 1972 tarihinde, bir Nobel Edebiyat Ödülü, özgürlükten alıkonulmuş bir ülke, kendisine ve şiirlerine aşık bir halk ve dizelerinin büyüsünü tatmış bir dünya bırakır geride gözlerini kapadığında..

Sonuna gelirken bu yazının, son sözü söylemek haddime değil, bilirim. Ağır ağır ölmek nedir, anlatsın bakalım Don Pablo bizlere..

Ağır Ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygularından kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanmaların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

22 Ekim 2009 Perşembe

"GOODBYE BAFANA"... MADİBA ...

Geçtiğimiz günlerde izlediğim " Goodbye Bafana / Özgürlüğün Rengi " isimli film, bu yüzyılın en büyük özgürlük mücadelecilerinden birinin yaşadığı sıkıntılı hayatı, idealleri uğruna 28 yıl tutuklu kalan bir ismin hayatından önemli bir dönemi hafızama kazıdı adeta. Asıl adı "Rolihlahla Mandela" olan "Nelson Mandela"  ya da halkının hitap şekliyle " Madiba" ..28 yıl boyunca, tek suçu (!)   20 milyonluk zenci vatandaşın 4 milyonluk beyaz nüfusun baskısı altında yaşamasına göz yummamak olan birinin hapiste kalması.. İdamla yargılanırken söylediği sözler şöyle Madiba'nın ;   " beyazın tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım, demokratik ve özgür toplum fikrini öğütledim, bunun için ve bunu başarmak için yaşadım; bunun için ölmeye de hazırım" . Ne siyahları üstün görmektedir, ne de beyazları aşağılamaktadır. Önemli olan barış içinde yaşamaktır Madiba için. İnsan olmanın onurunu kavramış bir toplumdur hayali. "Beyaz Adam"ın oyununa gelen beyaz yurttaşları kendini 28 yıl tutsak etse de, O zerre kadar kin beslememiş, ilk demokratik seçimlerde beyazların büyük kısmı da ona destek vererek onursuz hesaplara alet olmayacaklarını göstermişlerdir. Nelson Mandela, Güney Afrika Cumhuriyeti' nin ilk zenci devlet başkanıdır.

Şimdi bir de yargılanmasına ve 28 yıl tutuklu kalmasına neden olan idealleri paylaştığı "Ögürlük Bildirgesi" nin başlangıcına göz atın ve bir düşünün..

" Biz, Güney Afrika halkı, ülkemiz adına bütün dünyaya sesleniyoruz :

  Bilinmelidir ki ; Güney Afrika, siyah olsun, beyaz olsun, üzerinde yaşayan tüm insanlarındır; onların özgür iradesine dayanmayan hiç bir hükümet, yönetme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia edemez."

 Nelson Mandela, yüzlerce ödüle layık görünürken, içlerinden bir tanesini öyle bir nedenle reddetmiştir ki, son zamanlarda sıkça tartışılan bir konuya bundan tam 17 sene önce dikkat çekmek istemiştir. Bu ödül, 1992 senesinde kendisinin layık görüldüğü " Atatürk Barış Ödülü " dür. Reddetme sebebi ise Türkiye Hükümetine karşı iddia edilen insan hakları ihlali süçlamaları!! Ayrıca özgürlük mücadelesinin başlarında kurduğu ANC (Afrika Ulusal Konseyi) tarafından yapılan açıklamada reddetme hadisesinin Atatürk ile hiç bir alakası olmadığı, Atatürk' e bir saygısızlığın söz konusu olmadığı da belirtilmiştir.  Kendisine verilen ödülden iki sene önce aynı ödülün sahibine gözünüz takıldığında ne demek istediğini daha iyi anlamanız mümkün.. Sene 1990, ödülün sahibi Kenan Evren! Şimdi ANC açıklamasının başına dönecek olursak, reddetme sebebine hak vermek mümkün olabilir ; Nelson Mandela, tüm hayatını demokrasi, insan hakları ve baskılar karşısında özgürlük için hizmet etmek için harcamıştır.

Kaderin garip tesadüfüdür ki, Nelson Mandela, bizim vermeyi beceremediğimiz ödülden 1 sene sonra, 1993 senesinde Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştür!

15 Eylül 2009 Salı

Sensiz geceye...

Bir deli hüzün dolu gece..Bir lacivert deniz en koyusundan... Ağlamak için en özgür saatler, en imkansız saatler dokunmak için sevdiğine.. Bir hüzünlü melodi kıvrılırken yüreğinde, aklında sevdiğin, içinde huzursuzluk, odanda yalnızlık... Umut dolu hayaller ve parlak olmayan gerçekler kavga ederken zihninde, sen umudun ayakta kalmasını dilersin.. Zor bir yıla daha başlarken memleketteki son akşamlarda, planlar yapar, sözler verirsin kendine... Zamanın değerini bilmek üzerine yeminler eder, başka anlamlar yüklersin herşeye.. kulaklıkta buruk bir gitara eşlik ederken keman, seni de ağlatır kemanın tellerinden damlayan yaşlar.. akar sessizliğe... karışır hıçkırıklar herkes uyurken çıkan horultulara.. bir umut kallır içinde..bir sevdiğin.. bir de yeminler.. yaşlar akar gider, yalnızlık kalır odanda...

KUTAY

10 Eylül 2009 Perşembe

"ÇİRKİN KRAL" ...

" Bir sanatçı olarak Yılmaz Güney diye bilinirim, asıl adım Yılmaz Pütün' dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir ; soyadım "Pütün" ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. " .


Bu cümle ile başlar Yılmaz Güney' in kendi kaleme aldığı hayat hikayesi. Adeta kendini ismiyle tanımlar, adı kendine uyanlardan olduğunu belirtir gizliden. 1937 yılında başlayan hayatı 1984' te Paris' te sona erdiğinden beri Türk sinemasının en çok tartışılan, en çok eleştirilen, ama belki de en etkili filmlerine de imza atan yönetmen, senarist ve oyuncudur. Henüz 18' ine adım atarken, 1955 yılında yazdığı bir hikayede geçen " herkes eşit olsa dünya cennet gibi olurdu" cümlesi nedeniyle "komünizm propagandası yapmak" olur, ve hayatının büyük kısmında yer alacak olan mahkeme salonlarına ilk adımını atar. Bu duruşmalar sırasında genç yaşından beklenmeyecek ifadeler de verir hakim karşısında : "topraksız bir köylünün çocuğu olarak dünyaya geldim. babam zaza kürdü, annem kurmanc kürdü. halkım için en iyi yolun bilimsel sosyalizmden geçtiğine inanıyorum. ama yine de sosyalistim diyemem. sosyalizm çırağıyım sadece. öğrenmeye devam edeceğim ama safım belli. sosyalizm çırağı bir sinemacıyım." . Bu dava sonucu önce 7,5 yıl ağır hapis ve 2,5 yıl sürgün cezasına çarptırılır, ancak temyiz sonrası 1,5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası kesinleşir 1957 yılında.

bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin.
bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan.
bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır.
hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
damla damla birikiyor insan.
damla damla sevgili.
bir gün akıp gideceğiz hayata.
duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur.
ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.
 

Yılmaz Güney

Ancak onu üzen şey hayalini kurduğu yüksek öğreniminin yarım kalması gerçeğidir. Bundan sonra hayat dışında öğretmeni kalmamıştır, o da bunu dile getirir : "kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler. karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık. öğretmenlerimden biri zor'dur." .  1972 yılında ise devrimcilere yardım ve yataklıktan hapse girecektir. Bu olayın da ilginç öyküsü vardır, polis bu "devrimciler"i ararken çirkin kral arabasında, yanındaki koltukta aranan gençlerle polisin yanından geçer, durdurulmaz aranmak için, hatta tezahüratlar yapılır adına. Daha sonra evini aramaya gelen polisler kaçaklar nerede diye sorduğunda o sakince " yukarıda saklanıyorlar" cevabını verir, ancak polisler şaka yaptığını düşünerek alt katı arar ve gider, oysa arananlar gerçekten bir üst kattadır! Bu suçtan hakim karşısına geçtiğinde yine kendine has üslubuyla, yani doğru bildiğini çekinmeden söyleyerek cevap verir : " Ben Türkiye halkı için yüreğini ortaya koyanlara yardım etmeye devam edeceğim." . 10 yıl hapis cezasına çarptırılmasına rağmen 1974' te Ecevit hükümeti affı ile serbest kalır. Ancak bugün bile adı etrafında dönen tartışmalarda en büyük hatası olduğu belirtilen cinayet olayı gerçekleşir aynı yılın Eylül ayında.
1974 Eylül' ünde, alkollü bir masada çıkan tartışma ve söylenen sözler sonucu Yumurtalık savcısını öldürmek suçundan hüküm giyer Çirkin Kral. Bu son hüküm giyişi değildir, hapishanedeyken açılan 10 ayrı davada toplam 100 yıl kadar ceza istemi vardır, 19 yıldan hüküm giydiği cezaevinde.
1981 Ekim' ine kadar, yani izinli olarak çıktığını söylediği cezaevinden kaçışına kadar 20 yıl hapis cezası belli olmuştur diğer davalarda, ancak halen süren davaları vardır, ve kaçmıştır. Daha sonra Paris' e düşer yolu, vatanına dönemeyecektir. Bu sırada vatandaşlıktan da çıkarılmıştır. Kaçarken arkasından sıkılacak topları ateşlemediği için czalandırılan bir makineden söz edilir. Halen cezaevinde zincirli olduğu rivayet edilir.

1984 yılının 9 Eylül' ünde, ülkesinde İzmir topraklarının işgalden kurtuluşu için toplar atılırken, kendisi de mide kanserinden yakasını kurtaramayarak son nefesini verir hayata. Yaşanan olaylardan sonra bir hayatı olmadığını itiraf eder son zamanlarında : 'ben hicbir zaman yeni bir hayata sahip olmayacagım.hep acılarla ve hatalarla dolu eski hayatımın icinde kalacagım'' . 


Hayata gözlerini yumduğunda tartışmalar bırakır geride. Ve unutulmaz filmler. Oyunculuğun sade oldukça daha iyi olacağını sinemamıza aşılayan isimlerdendir. Gerçekle yoğrulmuş filmler vardır çoğunlukla kariyerinde, bir de Anadolu westernleri. Maço tavırlı Anadolu çocuğudur filmlerinde, bu kaba erkek imajı sorulduğunda verdiği cevap hayatını aktarır esasında : " biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını, lakin aç idik, yedik karanfil parasını." .


Cannes Film Festivali' nde ödül alan nadir isimlerimizden olması nedeniyle de sinemamızın mihenk taşlarından biridir Çirkin Kral. Sayısız ödüle, çok önemli isimlerden övgülere layık görülmüş bir isimdir.Ülkemize gelen en önemli yönetmenlerden birinin daha söze başlarken ilk izlediği Türk filmi olduğunu söylediği ve yönetmenine hayran kaldığı filmin hem senaristi, hem oyuncusu, hem yönetmenidir. Sürü, Yol, Duvar, Arkadaş gibi halen izleyenleri "çarpan" filmlere imza atmıştır.
 
Sanat bir düşünce ürünü ise, o da bu ünvanı fazlasıyla hak eden isimlerdendir.


Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili,
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın...



Yılmaz Güney

5 Eylül 2009 Cumartesi

CİAO COMPAGNİ...CİAO LİVORNO *...

Bir başağrısı ile başlayan rüya heyecandan ve mutluluktan hissedilemez olan bir başka başağrısı ile sona erdi... İtalya' nın en kızıl çocukları geldi ve geçti... Bu güzel güne dair fotolar, videolar, anılar kaldı artık. Bir de atkım... 2 ay önce imrenerek izlerken "keşke aralarında olabilsem" dediğim topluluk dün stadın etrafında inlettiğimiz bella ciao' ya eşlik ediyordu. Stada erken girsem de manzara yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. Önce çav bella inletti stadı, ardından 4 figürlü koskoca bayrak, Küba bayrağı-SSCB Bayrağı-Filistin bayrağı-Che figürü ile oluşan dörtleme. Sağ yanımda koskoca "LİVORNESİ" duruken kafamı sola çevirdiğimde Deniz Gezmiş resmini tutan eller, Che figürlerini sallayan eller, "no al calcio moderno" yazılı pankart, küba bayrakları, "venceremos" yazılı kartonlar tribünleri süslüyordu. Rafet üçlüyü çektirirken sahanın ortasında, İtalyanlar şaşkın şaşkın izliyordu şehrin deliren asi çocuklarını...

Her ideolojiden insanlar vardı tribünlerde şüphesiz, ancak dün gece yürekler "sol"da atıyordu dün 5 Ocak' ta. Beraber zıpladık, beraber haykırdık marşları. Beraber sulandık itfaiye tarafından, beraber yuttuk meşalelerin dumanını. Dün bambaşkaydı Adana. Hep beraber endüstriyel futbola hayır derken, paranın satın alamayacağı birşeyler kaldığını da gösterdik hayata.

* ciao compagni,ciao livorno : güle güle yoldaş, güle güle Livorno.


                                                  KUTAY

1 Eylül 2009 Salı

1 EYLÜL... DÜNYA BARIŞ GÜNÜ... ANNE FRANK...

Bugün gazetede gördüğüm bir haberle çakışan tarih bir kere daha tesadüflerin sürekli bir şeyleri işaret ettiği gerçeğiyle yüz yüze getirdi beni... Bugün malumunuz 1 Eylül Dünya Barış Günü... Gazetede okuduğum haber ise " Anne Frank' ın Hatıra Defteri" nin ikinci kez sinemaya aktarılacağı haberi idi... Peki aralarındaki bağlantı ne idi?.. Bilmeyenler için hemen dizelim cümlelerimizi. Ama önce Mehmet Ali Baş isimli şairimizin dizeleriyle hoşgeldin diyelim...

Anne Frank ben 
Herşey bir anda oldu
Bir anda doldu acılar hanemize
Yaşamak isteği bir anda
Umutsuzluk
Bir anda
Sevmek ve ayrılık bir anda
Herşey bir anda oldu bee
Bir andaa
Artık hiç kimse suçunu kabul etmiyordu
Akrebin yelkovanı yuttuğu bu viranda
Haritası çizilmemiş mutluluklar yaşıyordum
Ben ki kalbi aşkla dolu bir Yahudi
Ve sen
Yahudilerden nefret eden bir nazi askeri gibi
Ayrılıklar koyuyordun aramıza
Bensee
Sevmeler besliyordum yarınlara
Kanlı
gözyaşlarımla
Basamakları eskimye yüz tutmuş bir merdiven oluyordu yarınlar
Paslı bir çivi gibiydi
yüreğime oturuyordu hatıralar
Sanki ben hergün Anne Frank ım
Sense Hitler
Beni öldürmeye geliyorsun
Oysa aşkı öldürmeye
Tanklarla
Tüfeklerleee
Süngüleerr
Mitralyözlerle
Ama beni değil aşkıı öldürmeye...

Dünya Barış Günü, Almanya' nın Polonya' yı işgal ettiği ve II. Dünya Savaşı' nın başlangıcı kabul edilen 1 Eylül 1939 tarihine atfen, bu tarihten 50 sene sonra kabul edilmiştir. II. Dünya Savaşı ile belki de en dramatik kaynaklardan biri ise Anne Frank' ın yazdığı ve sonradan babasının eline geçerek kitaplaştırılan "anne Frank' ın Hatıra Defteri" dir.Peki, kimdir Anne Frank ve neden bu kadar önemlidir?

Anne Frank 1929 yılında; Frankfurt' ta dünyaya gelmiştir. Ailesi 1939' da, Yahudi olmalarından dolayı, nazilerden kaçarak Hollanda' ya yerleşmiştir. Onun 12 yaşında sorduğu sorunun cevabı yıllar boyunca büyükleri tarafından verilememiştir :

- " dünyanın başka ülkelerinde artan yiyecek maddeleri çürüyüp duruyorken neden biz burada açlıktan ölüyoruz? niye insanlar böylesine çılgın? " .

Ancak 1940' ta Almanya' nın burayı da işgal etmesiyle kaçtıkları kabus kendilerini yakalamış, onları fişlemiş, işaretlemiş, saçma yasaklar ve inanılmaz boyutta kısıtlamalar getirmiştir. Bunların sonucunda toplama kampına götürüleceğini anlayan aile saklanmak zorunda kalır. Anne, ailesi ve 4 kişilik aile dostları ile birlikte, gizli bir arka eve saklanırlar. İki senelik gizlenmeden, yaşanamayan çocukluğun, oynanamayan oyunların, gezilemeyen sokakların, sadece sesi duyulan yağmurların ardından 1944 yılında bulunarak Auschwitz toplama kampına gönderilirler. Anne Frank 1945 Mart' ında, Bergen- Belsen toplama kampında, tam bilinmeyen bir tarihte hayatını kaybeder.. Babası dışında diğer aile üyelerinin hayatını kaybetmesi gibi... Öyle ki, günlüğüne düştüğü notta en çok istediği şeyin öldükten sonra da yaşamak olduğunu belirtmiştir kimsesiz geçen  günlerinden birinde. Bu kadar korkuya, şiddete, anlamsızlığa rağmen Anne defterine yazdığı cümlede insan yüreğünin iyi olduğuna her zaman inandığını belirtmiştir..Bu nedenledir belki, II. Dünya Savaşı' nın sembol isimlerinden olmuştur sonraki yıllarda.. 1 Eylül Dünya Barış Günü' nde dünyanın tüm Anne Frank'leri adına barışın bir gün gelmesi, insanların yeniden diğerleri gibi insan oldukları günlere kavuşulabilmesi adına... Çocukların çocukluklarını yaşayabilmesi, insanların özgürce yaşamaları için...

"Anne Frank- Bir Genç Kızın Günlüğü" ismiyle yayımlanan kitap için arka kapakta Hasan Ali Yücel' in yazdığı yazı ile koyalım noktamızı...


" Anne Frank'ın hatıra defteri'ne bir topluluğu kötülemek, ne başka bir topluluğu övmek düşüncesiyle yayınlanmış değildir. bu kitap, içinde yaşadığımız medeniyet çağında bile milyonlarca insanı öldürmekten haz duyabilecek kadar vahşi olanların varlığını gösterecektir. küçük Anne Frank bir alman kızı olsaydı yine bu hatıraları çağdaş insanlık, bilmeli, tanımalı, onun ıstıraplarına aşina çıkmalıydı. hatıraların yayınlanmadığı medeni dil kalmamıştır. 

Anne Frank, hatıra defterine " öldükten sonra da yaşamak istiyorum"  diye yazarken iyi niyetli, hakikate bağlı ve haksızlığa karşı cesaretli insanların her zaman mevcut olacağına inanmıştı... biz de hayatına doymadan ölen bu zavallı kızcağız gibi insanlığın iyi geleceklerine, aralarında kabiller bulunsa da habil kadar temiz ruhlu olanlarının da her zaman var olacağına inanıyoruz. " .

KUTAY