6 Mayıs 2011 Cuma

"Derin" Bir İntikam Öyküsü... Kokuhaku/ Confessions...

Bu bir çekik-gözlü korku filmi değildir!

Yazacağım yazıdan evvel, filme dair söylemem gereken en öncelikli cümle bu olmalı. Filmi izlemeye karar vermişseniz, kesinlikle korku filmi beklentisi taşımayıınz!


Kokuhaku 105 dakika boyunca okul-aile-öğrenci üçgenine dair son derece gerçek manzaraların sunulduğu bir film. Biz yerli sinemada pek çok konu hakkında söz söylemeye çalışan filmleri eleştireduralım, Tetsuya Nakashima bir öğretmenin öğrencileri tarafından öldürülen kızının intikamından yola çıkarak çok boyutlu analizlerini başarıyla beceriyor. Öğretmen Moriguchi, elektrik alanında oldukça yetenekli, fakat fark edilme arzusu ağır basan A öğrencisi ve pek baskın durmayan, ortalama bir öğrenci olan B üzerinden ilerleyen film çok değişik profillere sahip karakterler ve birbirine çok iyi bağlanmış aile öyküleri ile uzakdoğudan aşina olduğumuz incelikli bir intikam hikayesi seyirciye sunuluyor. Hikaye Moniguchi’ nin haylaz sınıftaki yarı hayat öyküsü yarı itiraf niteliğinde konuşmasıyla başlıyor. Hikaye ilerledikçe filmin köşe taşları olan isimler itiraflarını aktarıyor, böylelikle hikayeye nasıl dahil olduklarını anlıyoruz. Tabi her itirafla birlikte derin duygu çatışmaları bulunan bireyler birbirine eklemleniyor. İtirafta bulunan her isim de öğretmen Moniguchi’nin intikamında önemli bir pay sahibi oluyor.


Filmde günümüz eğitim sisteminin her elemanı atlanmadan sorgulanıyor. Öğretmenlerin tutumu, ailelerin çocuklarına toz kondurmayan ve sorunu ıskalayan bakış açıları, “reşit olmadan adam yerine konulamaz” damgalı gençler… Popüler sınıf elemanları, farkına varılmayan sessiz ama zeki öğrenciler, daha çekingen tipler… Hepsi de ne yaparlarsa yapsınlar “çocuk işte” denileceğinin farkındalar ve bundan sıyrılma gayretindeler.


Filmde ısrarla vurgulanan “çocuklar suç işlese de ceza almıyorlar” fikrine çok değişik açılardan yaklaşmak mümkün fakat esas vurgulanmak istenen, bu yaştaki çocuklara “birey” muamelesi yapılmaması sanırım. Yaptıklarının sorumluluğunu üstlenebilecek bireyler oldukları gözden kaçan çocuklar film boyunca tabir-i caizse “adam yerine konmanın” derdindeler. İşledikleri suçlar hep farkına varılmanın derdiyle gerçekleşen eylemler. Bu yönüyle de ailelerin ve eğitimcilerin kucağına gerçeği bırakıyor. Sırf bu tarafsız tespiti ve geleneksel eğitim düzenine getirdiği yorum için bile takdiri ve izlenmeyi hak ediyor Kokuhaku.

Başta yaptığım uyarıyı tekrarlamakta fayda var; Kokuhaku kesinlikle bir korku filmi değil. Çok gerçek hayat manzaralarının sunulduğu, yerinde saptamaları bulunan başarılı bir intikam hikayesi, sabirla örülen bir intikamın hikayesi.


İyi seyirler dilerim.

Filmin Adı : Kokuhaku/ Confessions
Yönetmen: Tetsuya Nakashima
Yapım Yılı : 2010
Oyuncular : Takaku Matsu, Yoshino Kimura, Masaki Okada, Yukito NishiiKaoru Fujiwara.
imdb Puanı: 7,9 /10 (2.571 oylama)

26 Nisan 2011 Salı

Yaşlanan Hayat, Değişen Düzen.. Les İnvasions Barbares

1960 gençliği ve politik duruşuna dair pek çok hikaye dinlemişizdir şüphesiz, hayallerine, mücadelelerine, idealist fikirlerine dair. Günümüzde bu neslin çok uzağında bir nesil yetişiyor, ne yazık ki demeli mi, bilemiyorum. Her bakımdan, batının etkisine bu denli açık bir nesil beklenir miydi, tartışılır. Bu değişime bakışı yansıtan pek çok belgesel ve film mevcut. Fakat Fransa-Kanada ortak yapımı Les İnvasions Barbares filmi kadar keskin bir karşılaştırmaya giren, bu karşılaştırmayı bir dramla iç içe vererek işin içinden başarıyla sıyrılan bir filmi izleme şansı nadir olsa gerek.


Film Kanada’da bir hastane “koğuşu”nda açılıyor. Kanser hastası yaşlı Remy’i, eski karısı ile tartışırken buluyoruz. Oğlunun durumdan haberdar olduğunu ve Londra’dan geleceğini öğrenince suratını ekşitmesi bize pek ipucu vermese de esas memnuniyetsizlik kaynağını çok geçmeden söylüyor Remy : ” Ne vardı hayatı boyunca iki kitap okusaydı? ” .

İşte bu cümleyle bizi bekleyen karşılaştırmanın haberi veriliyor. 60’ların okuyan, düşünen, eşitlik sevdalısı nesli ile günümüzün “vakit nakittir” düsturu ile yaşayan nesli. Film ilerledikçe kazancı bol evlat babasının huzuru için  en iyi yaptığı şeyi, paranın gücüyle sistemde ufak açıklar yaratmayı becerirken ,narkotik polisinden esrar alabileceği adres bulmak dahil, Remy ise durumdan içten içe hoşnut kalsa da doğru bildiğini söylemekten geri kalmıyor. Dakikalar ilerledikçe eski dostları, metresleri de bu son haftalara ortak oldukça sohbetler çoğalıyor, verilen mesaj sayısı artıyor, siz ise ekranda birbiri ardına sıralanan tespitleri yargılıyorsunuz. Remy’ nin simgelediği “eşitlikçi-özgürlükçü” kesim, hastanedeki rahibe’ nin simgelediği dini kesim ve oğul Sebastien’ in üzerinden aktarılan kapitalist kesim fikir anlamında zıtlaştıkça, nesiller geçtikçe dünyaya egemen olan düzenin her yanı nasıl da kapladığına şahit oluyorsunuz. Nihai sistem haline gelen kapitalizmin, “az laf çok icraat” sloganına uygun şekilde, fikir üretmekten ziyade karşılaşılan zorlukları kestirme yoldan halledişi ile hayatı nasıl kolay avuçlarına aldığını anlıyorsunuz. Ve düşünce bazında kat be kat üstün olsa da hayata aktarılamayan fikirlerin bir adım öteye gidemediğini.

“Bugünün gerçekleriyle aramdaki bağı kaybettiğim hissine hep biraz daha fazla kapılıyorum. Sanırım yaşlanmanın en tanıdık belirtisi bu.”. Yönetmen Denys Arcand’ ın filme dair röportajında söylediği bu cümle filmin ana karakteri Remy’ nin tanımı olmuş sanki. Bir de oğul Sebastien var ki, o da düşüncelerle yaşlanmak yerine gerçeklere sarılıp büyümenin bire bir karşılığı konumunda. Aradaki farkı düşünmek, bir tercihte bulunmak ise size kalmış.

Her bünyenin ilgisini çekecek bir film olmadığı aşikar, fakat “bakmak yerine görerek izleyenlerin” çok şey kazanacağı da açık.

Baba Remy’ nin rahibe-hemşire ile insanlık tarihine dair bir tartışmasında aktardığı tespit ile bitirelim yazıyı. İyi seyirler dilerim.

20. yüzyıl çok kanlı değildi. Savaşların 100 milyon kişinin ölümüne sebep olduğu bir gerçek. Ruslar için 10 milyon daha ekleyin. Çin kamplarında,asla öğrenemeyeceğiz ama, 20 milyon diyelim. yani 130, 135 milyon ölü. Çok etkileyici değil.
16. yüzyılda, İspanyol ve portekizlilerin yönetiminde, gaz odası ya da bombalar kullanmadan Latin Amerika’da 150 milyon kızılderili katledildi, baltalarla! Bu sıkı bir çalışmadır,rahibe. Kilise tarafından desteklense bile, bu büyük bir başarıdır. Daha sonra Hollandalılar,Fransızlar,Almanlar onları takip ettiler ve bir 50 milyon da onlar öldürdüler. Toplamda 200 milyon ölü! Tarihin en büyük katliamı burada (Amerika’da) yaşanmıştır. ve en ufak bir facia müzesinde bile değildir. İnsanlığın tarihi, korkular tarihidir. 

Filmin Adı: Les İnvasions Barbares / Babanın Ölümü
Yapım Yılı: 2003
Yönetmen: Denys Arcand
Oyuncular: Remy Girard, Stephane Rousseau, Marie-Josee Craze, Marina Hands.
imdb Puanı: 7,8/ 10 (15.136 oylama sonucu)

18 Nisan 2011 Pazartesi

Baktığınız halde görmedikleriniz.. Celda 211..

İşin kolayına kaçıp sırtını aksiyona veya cinselliğe dayayan nice “hapishane” filmi görmüşsünüzdür, şiddet dolu sahnelerden, bol kaslı “dekor” oyunculardan medet uman filmler. Fakat gerçekliği başarıyla aktaran, size demir parmaklıkların soğukluğunu hissettiren filmdir başarılı olan. The Shawshank Redemption/ Esaretin Bedeli‘nin unutulmazlığı ya da Un Prophet/ Peygamber’ in akılda yer etmesi bundan değil mi?  Çok katmanlı filmler, düşündükçe yeni fikirler üretebildiğiniz hikayeler zihnimize kazınmadı mı? İşte Celda 211 de -çok gürültü koparmamasına rağmen- hikayenin her sahnede farklı yönlere kaydığı, dakikalar ilerledikçe sizi kendine bağlayan bir film.

Juan Oliver’ le adım atıyoruz Zamora’daki hapishaneye.Hamile eşinin kollarından ayrılıp bir gün sonra işe başlayacağı yere gitmek, “iyi bir izlenim bırakmak” tek amacı esas oğlanımızın.Kendini karşılayan gardiyanlar ne denli “pis” bir işin Juan’ ı beklediğini anlatırken yerlerin temizliğini kastetmiyorlar elbet. Canilerin, psikopatların hüküm sürdüğü bir yer onlara kalırsa. Hem mahkumlar çıkıyor, ama onlar bir ömür buradalar ne de olsa.Derken…

Kopan bir gümbürtüyle aslında takkesi de düşüveriyor gardiyanların. “Malamadre” isimli mahkum öncülüğünde bir isyan başlıyor, hem de ETA mensubu 3 mahkumu rehin alarak, ki hükümet ile pazarlık masasına oturabilmeleri de bu aslında, yoksa hayatlarının değerli olarak görülmesinden değil, ne de olsa koku yapmasın diye evden atılan çöpler onlar.  “Rehber”lik görevi yapan gardiyanlar yaralanan Juan’ ı bir hücreye çekip kendilerini kurtarıyorlar. Bizim delikanlı da kendine geldiğinde isyanın ortasında, yani mahkumların arasında buluveriyor kendini. Neyse ki kafayı çalıştırıp yeni bir mahkum gibi tanıtıyor kendini, güvenlerini kazanmayı başarıyor. Öyle ki, Malamadre’nin güvenini ve dostluğunu kazanmayı başarıyor birkaç saat içerisinde,isyanın beyinlerinden biri haline geliyor. Tabi her şey dışarı sağ salim çıkabilmek için. Fırsatı da geçiyor eline, 1 adım daha atabilecek zamanı olsaydı eğer..  Filmde atılamayan bu adım gibi birkaç dönüm noktası daha var, gardiyan Juan’ ın mahkum Juan’a giderek yaklaştığı anlar birbirini izliyor dakikalar boyunca. Ta ki..

Ta ki karısı Elena söylenene uyup evine gitmek yerine hayatından endişe duyduğu Juan için hapishane önüne gidene kadar. Bu noktadan itibaren düzeni sağlayan insanların ne denli “gaddar” olduğuna şahit oluyoruz, yüzümüzde öfke belirtileri ile. Mahkumlara “nazik” davranmak şöyle dursun, “insan” olduklarını bile unutturan gardiyan hapishane önündeki kalabalıktan da aynı “insafsızlığı”  esirgemeyince olan güzeller güzeli Elena ve karnındaki yavruya oluyor. Böylece bu ana kadar mahkumların bulunduğu ortamı gözleyen Juan da artık “mahkum Juan”a giden yolu tamamlayarak kendini bu isyanın “haklı parçası” olarak görüyor.

Filmin göz dolduran karakteri dzlak kafası ve top sakalıyla şüphesiz Malamadre. Role hayat veren isim ise Los Lunes Al Sol/ Güneşli Pazartesiler ve Te Doy Mis Ojos/ Gözlerimi de Al filmlerinde kusursuz portreler çizen Luis Tosar. Gerek görüntüsü, gerek sesi ile (altyazılı izlerseniz anlarsınız) unutulmaz bir “arıza” tipi seriyor önünüze. Filmle ilgili akla gelen ilk cümlelerden olan “şerefsizim bir cinnet çözer her şeyi” cümlesini kuracak kadar deli olan da o, hayat ile ilgili kurulabilecek en gerçekçi cümleyi söyleyen de : “hayat bazen farkında olmadan beceriyor insanı” .

Belki The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli’nin bulunduğu kategoride anılmayacak ancak Un Prophet gibi, hatırlandığında “iyi ki izlemişim” diyeceğiniz bir film Celda 211. Kolay gözden çıkarılacak insanların hikayesi , tabi ellerinde kaybetmeyi göze alamayacağınız bir şey bulunmuyorsa. Baktığınız halde görmeyi tercih etmediklerinizin gözünüze sokulması gibi bir film, o derece düşündürücü. Hapistekilerin filmi gibi görünse de sizin filminiz, neticede yokluğunuz bir şey ifade etmiyor sistem için, değil mi?

Hissedeceğiniz rahatsızlık hissine rağmen, iyi seyirler dilerim.

Filmin Adı : Celda 211
Yapım Yılı:  2009
Yönetmen: Daniel Monzon
Oyuncular: Alberto Ammann, Luis Tosar, Antonio Resines, Marta Etura
imdb Puanı:7,7 /10 (7,734 oylama sonucu)

13 Nisan 2011 Çarşamba

"An"ları unutmamak..Unutmamaya Çalışmak..Nae Meorisokui Jiwoogae/ A Moment to Remember..

Evli bir erkekle kaçmanın eşiğinden dönmüş, aslında tam anlamıyla “ekilmiş” genç bir kız. Zengin bir baba. Babanın sahibi olduğu inşaatta çalışan yakışıklı genç adam. Daha önceden bir karşılaşmanın tekrar etmesi. Bir aşkın filizlenmesi vs. pek çok olay. Kulağa tanıdık geldi değil mi? Birazdan aktaracağım filmde bunlar mevcut, hem de olanca normalliğiyle. Üstelik sizin şu ana kadar izlediğiniz Yeşilçam filmleri sayesinde  söyleyebileceğiniz devamı da var; kızın delikanlıyı babasıyla tanıştırma isteği, babanın delikanlıyı işten kovması, sonradan kabullenmesi vs… Fakat pek çok filmden çok daha fazlasını söylemem gerekir ki, tüm bu bildiğiniz hikayelere, pek çok sanal ortamda “klişe” olarak gösterilen -ki inkar etmiyorum, bir yere kadar öyle- yorumlara, hatta kiminizin sevmediği Kore Sineması’nın temsilcisi olmasına ve 2 saati biraz aşan süresine rağmen filmin sonunda -en iyi ihtimalle- gözleriniz nemlenmiş halde bulacaksınız kendinizi.


Nae meorisokui jiwoogae/ A moment to remember fazlasıyla aşina olduğumuz karakterleri ve olay örgüsüyle önyargı kurbanı olmaya aday olmasına rağmen övgüyü ve izlenmeyi fazlasıyla hak eden bir film. Su-jin isimli genç kızımız unutkanlıktan muzdarip ve bir gece kolasına “dadandığı” Cheoul-So’ yu babasının sahibi olduğu inşaatta tekrar görünce özür dileme niyeti ve bahanesiyle peşini bırakmıyor ve bir aşk doğuyor. Cheoul-So ise fazla konuşmayan, ve hatta “seni seviyorum” demeyi esirgeyecek kadar kimi sözleri ve gözyaşını gömmüş bir kişiliğe sahip. Buna rağmen oldukça mutlu olan çift evleniyor, tabi bu ana kadar ufak unutkanlıklar göze çarpsa da, filmin ilk yarısı geçildikten sonra, yani peri masalının bitmesiyle dramın dozu artırılıyor ve Su-jin’ in genç yaşında nadiren rastlanabilecek Alzheimer hastalığı olduğu anlaşılıyor. “Kafasının içindeki silgi” gün be gün kişileri, anıları, mutlulukları silerken Cheoul-So da sevdiği kadını kaybetmemek uğruna inanılmaz bir çaba göstermeye başlıyor. Öyle ki, karısının kendisine eski sevgilisinin adıyla seslenmesini bile sakinlikle karşılamak durumunda kalabiliyor. Karısı da daha fazla acı çektirmemek adına boşanmayı kafasına koyunca işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor tabi. Delikanlımızla karısı arasında geçen şu diyalog bile inanılmaz bir hüzün taşıyor :
 
Su-jin : Söylesene, anılar da giderse aşkın ne anlamı kalır? Bana iyi davranma, her şeyi unutacağım.
 Cheoul-So : Ben.. her şeyi senin için hatırlayacağım..

Bu noktadan sonra film her sahnede daha da üstünüze geliyor, sizi köşeye sıkıştırıyor gözyaşlarınızı dökmeniz için. Böylesine alışıldık bir konuyu çok ince detaylarla süslendirip böylesine dram yüklü bir başyapıt haline getirmek pek tabi ki Amerika’dan beklenmeyecek bir şey, her zaman daha yakın ve sıcak bulduğum Kore’den çıkan bir filmin bu izleri taşıması da şaşırtmıyor haliyle. Pek çok diyalog özenle hazırlanmış gibi, aklınıza takılıp kalıyor. Yeopgijeogin Geunyeo/ My Sassy Girl/ Hırçın Sevgilim’ e oldukça benzeyen kurgusu ve Daisy kadar incelikli oluşuyla bu iki vatandaşı & türdeşi ile insanın hafızasında sağlam bir yer ediniyor Nae meorisokui jiwoogae/ A Moment to Remember . Pek tabi ilk yarısı sizi fazla şaşırtmayacaktır ancak ilk saati geride bıraktıktan sonra, özellikle market sahnesi ile, delikanlının doktorla bire bir sahneleriyle, hastalığın ilk anlarında tüm evi saran post-itlerle, kısacası ikinci yarısının büyük katkısıyla, hem genç kızın hem de kocasının tarif edilemez dramıyla kolay kolay hatırınızdan çıkmayacak bir film sizi bekliyor, haberiniz olsun.

İyi seyirler dilerim.

Filmin Adı : Nae meorisokui jiwoogae / A Moment to Remember
Yapım Yılı : 2004
Yönetmen: John H.Lee
Oyuncular: Woo-sung Jung, Ye-jin Son, Jong-hak Baek, Sun-jin Lee.
imdb Puanı: 8,2 /10 (3,350 oylama sonucu)

9 Nisan 2011 Cumartesi

“Saf Gurur” Şeytanlara Karşı.. Klass/ Sınıf..



 

Joosep… Amatör olarak web sitesi yapımıyla uğraşan, kendi dünyasında bir genç. Sınıfın alay konusu olmaya alışmış, çekmediği eziyet de kalmamış. Buna rağmen herhangi bir tepkide bulunmaya cesareti yok.. Tek kaçışını Amsterdam’a gidip bilgisayar üzerinde uzmanlaşma olarak belirlemiş. Babasının maço karakterinin 180 derece tersi, sindirilmeye alışkın. 



 Kaspar… Sonradan anlayacağınız üzere büyükannesiyle yaşıyor. Köyünden kente okuyabilsin diye gönderilmiş ve köyüne dönmemek için tek yapması gereken başını beladan uzak tutmak. Sınıf arkadaşı Thea’ya aşık. Thea da ona karşı boş değil hani.Lakin Thea’yla arasına giren büyük bir “defo”su var; Joosep’ in itilip kakılmasına daha fazla seyirci kalamaması. Thea’ nın ise istediği basit, sınıfın “patron”u Anders ve tayfasının -ki bu tayfa tüm sınıf- Joosep’e eziyetlerini görmezden gelebilmesi.

Anders ve diğerleri… Tek kuralları birbirlerini ispiyonlamamak ve Anders’in kurallarıyla hareket etmek. En hafif tabirle O’nun “çakalı” olmak. Joosep’i soyup kızların giyinme odasına atmakla başlayan serüvende her birinden ayrı ayrı tiksineceksiniz zaten.

Kaspar’ ın Joosep’e arka çıkmasıyla tekere sokulan çomak dişlileri sıkıştırdıkça, her adımı bir öncekinden daha zor günler başlıyor. Bu “inatlaşma”nın varabileceği noktayı tahmin bile edemezsiniz. İzleyip görmeniz ve “şok” olmanızı tercih ederim. İnatlaşma, kişilik kavgası, dikleşme.. Ne denirse densin, meselenin özü Kaspar’ ın ağzından dökülüyor ; “tüm mesele gurur” .

2007 yılında gerçek bir olaydan esinlenerek çekilen film Estonya’ nın Oscar temsilcisi olmayı da hak etmiş. Ondskan/ Şeytana Karşı’ yı tanıttığım şu yazıda da belirttiğim gibi, yerleşmiş kanının aksine kuzeyden daima insana dair gerçek öykülerle karşılaşıyor insan. Gerçekliğin dozu böylesine “saf” olunca da izleyicinin hafızasına yerleşiyor bir daha çıkmamak üzere.

Bir de hediye vermek isterim yazının ardından. Tıpkı filmdeki Joosper gibi bir gencin hikayesini aktardığı rivayet edilir Pearl Jam’in Jeremy isimli parçasının. İtilip kakılmaktan bunalmış Jeremy bir gn sınıfta söz alır, tahtaya kalkar ve….
Hem film hem klip için iyi seyirler dilerim.

Filmin Adı : Klass/ Class/ Sınıf.
Yapım Yılı : 2007
Yönetmen : Ilmar Raag
Oyuncular : Vallo Kirs, Pört Uusberg, Lauri Pedaja, Paula Solvak.
imdb puanı :8,1 /10 (4.780 oylama sonucu).
Bahsettiğim Pearl Jam parçası “Jeremy” için http://www.youtube.com/watch?v=MS91knuzoOA

6 Nisan 2011 Çarşamba

“Sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır”.. Noviembre..

“Noviembre”, İspanyolca “Kasım”, 8 kişilik “amatör” tiyatrocuların kuruduğu “bağımsız” tiyatro ekibi. Ekim de olabilirdi isimleri elbette, şayet Ekim devrimini Kasım devrimi izlemeseydi. Para kazanmaktan, ya da daha doğrusu parayla satın aldığınız bir gülümsemeden çok daha fazlasını vaad ediyor üstelik, hem de tek bir kuruşunuzu kabul etmeden ; yaşadığınızı hissettirmeyi. İçlerinden bir cümleyle “hiçbir şeyin bedava olmadığı dünyada hayal edilemez bir şeyi” . Alfredo, sevgilisi Lucia, Dani, Juan, Pedro ve diğerleri. Ölesiye tiksindikleri parayı reddediyorlar, adına ne derseniz deyin, ister “sistem”, ister “düzen”. Adını her ne koyuyorsanız işte tam ona karşılar, özgürlüğü hissedebilmek için. Sanatın ticarileştirmesine karşı dimdik durmayı seçiyorlar, televizyon ya da sinemadan para kazanmak yerine. Salonlarda gülümsemeleri satmak yerine sokakta karşınıza çıkmayı seçiyorlar, birdenbire.

8 hayatı etkileyen bir olaylar zincirini aktarıyor “Noviembre”. Madrid’e gelerek konservatuar sınavını kazanan Alfredo ile başladığımız, dünyayı değiştirebileceğimize inancımız ile bağlandığımız serüven “inandıklarınız uğruna elinizin tersiyle itebileceğiniz şeyler” konulu bir teste dönüşüyor, ister istemez sorgulatıyor idealistliğinizin sınırlarını bir anda. Gerçek olaylar olduğuna, hele 1990’ların sonundan ve 2000’lerin başına uzanan “taze” sayılabilecek bir öyküyü geç keşfetmiş olmanın üzüntüsü de beliriyor bir yandan. Alfredo’ nun seçimleri, grubun manifestosu, yaptıkları “şey”den para kazanıp kazanmama konusunda ikilemleri, sokaklarda sergiledikleri -bazen ileri giden- gösteriler, polisler ve düzenle yaşadıkları sorunlar.. Hepsi gözünüzün önünden geçiyor sırayla. Alfredo’ nun da zamanla tükenişi tabi, çürüyüşü.


Bir uyanış ile adeta kendini buluyor Alfredo, hasta kardeşinin uyanışıyla. Kaybetmeye yüz tutan tiyatro aşkı da, içindeki heyecanı da ansızın alevleniyor, ve ekibi toparlamaya koyuluyor. Tabi fireler verilse de demirbaşlar eksiksiz davete icabet ediyor, büyük bir “iş” için..

Ne şahane eşlik eden müzikleri anlatmak yeterli, ne de olayın gerçek kahramanlarının filme belgesel niteliği kazandıran röpotajları. Röportaj dediysem, olayın akışına eşlik eden beyanları. Olayın değişik noktalarında her karakterin düşüncelerini filmi sekteye uğratmadan görmüş oluyoruz. Filmi sıkmadan takip etmemizi sağlayan en büyük artı bu olsa gerek.

Daha fazlasını yazmaya elim varmıyor açıkçası. Hem filmi izlemek isteyenler çıkabilir diye, hem de her filmin sonu olmak zorunda olduğu için. Bu “belgesel-film” in sonunu yazmak değil hatırlamak bile istemiyor insan. Son sahneler muazzam olsa da, gerçek olduğunu kabullenmekte zorlanıyor insan. Kimbilir, belki de peri masalları misali mutlu sonlar bekliyor, inandıkları bu denli benzer olunca. Belki bir nebze filme dair ipucu olabilir ancak, son cümleler “Noviembre”ye mensupmuş gibi hissedenler için geliyor, ne yazık ki…

” Dünyayı değiştirmek istemiştik..  Ama perişanca yenildik.. Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum” ..

İyi seyirler dilerim.

Filmin Adı : Noviembre / November / Kasım
Yapım Yılı : 2003
Yönetmen: Archero Manas
Oyuncular: Oscar Jaenada, Ingrid Rubio, Javier Rios, Juan Diaz, Juanma Rodriguez,Paloma Lorena, Angel Facio.
imdb Puanı : 7,6 /10 (1.089 oylama sonucu)

12 Mart 2011 Cumartesi

"Saf Şeytan", Düzene Karşı.. Ondskan / Şeytana Karşı...

Sympathy for Lady Vengeance ile kapanmıştı blog, malum mahkeme kararı nedeniyle, yasağı aşmayı da bir intikam filmiyle yapmak istedim, ki Ondskan' ı izlemek de çok güzel bir zamanlama oldu bu açıdan. Nice intikam filmi aksiyon öğelerini bol tutup işin ticari yanına önem verirken kimi örnekler ise dram ile intikam sürecini başarıyla harmanlar ve akılda kalır. Ondskan da nispeten yavaş temposuna rağmen ikinci gruba dahil olmayı başarmış bir İsveç filmi işte.
Masada açıyoruz Erik'in yaşamına açılan penceremizi. Annesi ve daha sonradan üvey olduğunu öğrendiğimiz babasıyla masadalar ve lokmarıyla meşguller. Ağır bir sessizliğin hakim olduğu masada "kuzey filminin boğuk atmosferi"  diye düşünmenize fırsat vermeden ailenin kopukluğunu size aktarma yoluna koyuluyor film vakit kaybetmeden. Yemekten sonra konuşma (!) yapma çağrısı geliyor babadan ve Erik bir odaya girerken annesi piyano başına geçiyor, kırbaçlama benzeri terbiye seansını duymamak için. Biz de bir kavgaya şahit oluğ Erik'le müdürün odasına yollanıyoruz, malum haberi almak üzere. Erik bölgedeki okullara bile kaydolamamak üzere atıldığını öğrenince annesi tez elden kararı verip uygulamaya koyarak Erik' i yatılı bir okula göndermeye karar veriyor. Uzaklara, aristokrasinin ve burjuvazinin yeni üyelerinin yetiştirildiği bir okula hem de.

Filmin bu anından itibaren Erik' in esasında "saf bir şeytan"dan çok daha fazlasına sahip olduğunu hissetmemiz geç olmuyor. Zira yatılı okul ziyadesiyle "gelenekçi" ve tahmin edersiniz ki bu "gelenek"ler tamamen devrecilik esasına dayalı. Üst devre alt devreyi her daim ezme lüksüne sahip, her ne olursa olsun. Alt devreler ise olabildiğince koyun olmaya özen gösteriyorlar, okulun akşam eğlencesi ya da yemek saati maskarası olmamak için. Bir minyatür "üst sınıf - alt sınıf" mücadelesi esasında, basbayağı sınıf kavgası, soyluluğu cüzdan kalınlığıyla doğru orantılı üst tabaka ve onun maskarası olmaya niyeti olmayan bir kaç "çapulcu"dan oluşan alt tabaka. Söz konusu gözden uzakta bir okul olunca oynanan entrikalar da pek masum olmuyor tabi, hele Erik'in de itaat etmeye niyeti olmadığını da hesaba katarsak. Devrecilikten kişisel itibara dönmeye başlayan çekişme sonunda bir kurban verilmesi gerekecekse bunun pek soylu kişilerden seçileceğini beklemek tam anlamıyla saflık olacağından kuşkunuz olmasın. Nihayetinde kesilen bilet hem okul hayatını, hem annesine verdiği sözleri hem de bir düşü (filmi izleyip görün) dalından koparıp çok uzaklara götürmek üzeredir.

Jan Guillou' nun romanından devşirilen müthiş derinlikli senaryosu, karakterlerin çok başarılı bir şekilde hayat bulması, son derece güzel oyunculuk performansları ile ,normal sayılabilecek temposuna karşın,  İsveç adına 2004 Oscar ödüllerinde yabancı dilde en iyi film kategorisinde Oscar için yarışmış, bu bilgiyi de aktaralım. Saf bir şeytandan düzenle savaşmak için avukatlığı seçmeye uzanan son derece başarılı filmi tez zamanda izlemenizi dilerim. İyi seyirler.

Filmin Adı : Ondskan / Evil / Şeytana Karşı
Yapım Yılı : 2003
Yönetmen   : Mikael Hafström
Oyuncular   : Andreas Wilson, Henrik Lundström, Linda Zilliacus, Gustaf Skarsgard,
imdb Puanı : 7,9 / 10 (13.446 oylama)