Sevilmek için sevmiyor insan.. Mutluluksa hiç değil nedeni.
Mutsuzluğun peşinden koşmak “aşk” dedikleri. Mutsuz olacağını bile bile
koşmak birinin ardından. Bekir gibi takılmak sevmeyenin peşine belki de…
Yusuf gibi umutsuzluğu kabullenmek..
1999 tarihli “Masumiyet” ve 2006 tarihli “Kader” birbirini tamamlayan
iki eseri Zeki Demirkubuz’ un. Esasında hikaye Kader filmi ile başlasa
da, geniş kitlelerin de Zeki Demirkubuz’u tanımasını sağlayan
Masumiyet’tir ilk film. Hapisten yeni çıkan Yusuf’ la tanışırız önce.
Evli olan ablasının aşığı olan en yakın arkadaşını vurmuş Yusuf’la.
Vurmuş olduğuna bakmayın, bir daha silaha değmemiştir Yusuf. Öyle saf ve
iyi yüreklidir ki, bu yüreği götürür onu ve bizi adım adım diğer
karakterlere. Hapisten çıkmak istememekte oysa, ne bir işi var
“dışarıda”, ne de gidecek yeri. Nihayetinde hapishane müdürünün de
tavsiyesiyle çıkıp bir göz atmaya karar verir değişen dünyaya. Son bir
kez de olsa ablasını görme isteği ile bilmediği sokaklarda adımlamaya
başlar. Sonunda bir otele girer ve ateşler içerisindeki Çilem’le
karşılaşır…
Uğur… Çilem’in annesi… Genç yaşta mahallenin bıçkını Zagor’a
kaptırmış gönlünü… Öyle ki bir katilin peşinden şehir şehir gezecek,
işkenceler görecek, hapishane nakillerinden yılmayacak bir aşk ile
bağlıdır sevdiği erkeğe. Para kazanabileceği tek şeyi aç gözlülere
sunarken yüreğindeki aşkı herkesten sakınmasını bilerek. Her iki filmde
de cevabı verilemeyen tek soru da bu aslında ; bu denli büyük bir aşkın
nedeni ne? Ya da, illa ki bir nedeni olmak zorunda mıdır aşkın? Ve daha
önemlisi, aşkının peşinde bir kadın olarak bir ömür geçirmek bu denli
zor mudur gerçekten, çamura bulanmadan ayakta kalmak imkansız mı? Tek
arzusu sevgisini yaşamakken, müebbet bir yalnızlığa inat tutunurken
sevdasına… Kendisine tutulanlara öfkesi, boğazına kadar batmasından bu
hayat denen bataklığa.
Bekir… Uğur’a sırılsıklam aşık.. Aşktan da öte ona sorarsanız, “kafay
takmış”, gönlüne düşmüş, tutulmuş bir kere Uğur’a. Kaç kere evine,
karısına döndüyse, her defasında bozmuş tövbeleri, yollarda bulmuş
kendini, Uğur’suz yapamamış. Evler, taksiler elinden uçup giderken, ömrü
Uğur’un, -ya da bir açıdan- Zagor’un peşinden gitmekle geçerken
kabullenmiş, başını eğip yürümüş umutsuz aşkının peşinden. Güzel kılan
da bu olsa gerek Bekir’i, bir umut için sevmemesi Uğur’u. Mutlu olmak
için yürümüyor aşkın peşinden. Mutsuz olacağını bile bile, mutsuzluğa
rağmen sımsıkı tutunuyor sevdaya. Kavgalara rağmen, sevdiği kadının
gözünün önünde bir başkasının ardından şehir şehir, beden beden
dolaşmasına rağmen dönmez yolundan. Cemal Süreya dizelerinde
anlatılanlar gibidir Bekir, tövbelerle döndüğü evinden her defasında
kaçmış, “mutsuzluğunu yeterince hak etmek için” geri dönüp kilometreleri
tüketmiştir. Şairin “Kim istemez mutlu olmayı, ama mutsuzluğa da var
mısın? ” sorusuna yanıtı ise kesindir :
“O gece oturup düşündüm. oğlum Bekir dedim kendi
kendime, yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle,
yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul
yürüyorum işte.” .
Yusuf önce garip karşılasa da fazla sorgulamaz bu tuhaf döngüyü. Öyle
ki o da alışır artık kavgalara, bağrışmalara. Ta ki Bekir’in içten içe
tükenişi son bulup kendisine gelene dek Uğur’a riayet etme sırası.
Sadece sevmiştir, ne kötülük olabilir ki bunda! Ama Uğur kendisine her
tutulanla beraber biraz daha battığından yanaşmaz bunu kabullenmeye,
kaldı ki ömrü boyunca tek kişiyi sevmiş, ömrünü tüketirken aşkını hep
ayakta tutmuştur. Böylece öykü yönetmenin tarifine dönüşür : “Uslanmaz
bir suçlu… Suçluya aşık olup fahişeye dönüşen kadın… Bir fahişeye
dönüşen kadına aşık bir adamı, fahişe olduğunu bile bile aşık olan bir
başka adam..”. 20 yıla yayılan bir hikaye, bir kadın, üç erkek ve bir
çocuk, iki son derece gerçek film … Tesadüf müdür bilinmez ama, gerçek
hayattaki gibidir filmler arasındaki sıra da ; “Masumiyet”ini tüketir
seyirci, “Kader”in izinde yol alırken . Ve iki filmin ardından anlarız
ki, Mecnun ya da Ferhat gibi olmak değildir aslolan.. Bekir gibi, Yusuf
gibi sevebilmek olmalı adı “aşk” olan..
İyi seyirler dilerim.