Hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu cevaplar.. Kimi zaman hayatımıza yön verebilecek, ancak bir türlü bulamadığımız cevaplar.. "Interstate 60: Episodes of the Road" tam da bu konuya değinen bir film, bir masal, bir arayış hikayesi. Biraz batının "büyüklere masallar"ı, biraz doğunun "kendini arayan insan" temalı öğretileri. Sonuç olarak 110 küsür dakika boyunca seyretmekten bir an olsun sıkılmadığım bir seyirlik.

20'li yaşların başındaki ana karakterimiz bir yandan hayallerinin peşinden gidip ressam olmak, bir yandan da babasının hayallerine uyup başarılı bir avukat olmak arasında gidip gelen, aşk hayatında doğru insanı bulamadığından emin bir gençtir. Doğum gününde "Amerika'nın dilekleri gerçekleştiren tek kahramanı" ile farkında olmadan tanışır ve yine işin aslını bilmeden dileğini tutar. Sonrasında ise bizi de arabasının arka koltuğuna alır ve var olmayan bir yolda kaderinin peşinden gaza basar. Yol boyunca karşılaştığı, her biri çok ama çok farklı, inceden mesaj kaygılı, öğretiler ve sosyal göndermelerle dolu karakterler hem "kırmızı BMW'li prens"imize, hem de bize yol göstericidir. Sonunda aradığı cevaplara ulaşan delikanlımız ile hoş geçirdiğimiz filmi hafızamızda uygun bir yere yerleştiririz.
Magic-8-ball, yukarıda değindiğim doğu ve batı kültürlerindeki mistik unsurların karışımı olan O.W. Grant,"yılandan korkmayan yalandan korktuğu kadar" Mr. Cody gibi çok özel karakterlerin ve eğlenceli detayların bulunduğu filmin bir diğer ilginç yanı ise "Back to the Future" serisinin senaristi Bob Gale'in bu filmin de yazarı ve yönetmeni olması, ayrıca aynı serinin Dr. Emmett Brown'ına can veren Cristopher Lloyd ve Marty'sine hayat veren Michael J. Fox'un da bu filmde yer alması. Diğer önemli karakterlerde ise Gary Oldman, Chris Cooper, Kurt Russell gibi isimlerin yer aldığını da belirtelim.
Bunca yıldır ıskaladığınız bir filmse bir an önce edinip izlemenizi tavsiye ederim bu eğlenceli arayış hikayesini. Ne söylesem filmle ilgili kopya vermiş olacağım, ya da filmi hafife almış olacağım, o yüzden kendiniz keşfettiğinizde anlayacaksınız neden bu filme vakit ayırdığımıveşans vermenizi istediğimi. Hoşça vakit geçirdiğiniz ve dersler çıkardığınız bir 116 dakika dilerim.İyi seyirler.
"Say what you mean, mean what you say". -Mr. Cody (Chris Cooper) .Filmin Adı : "Interstate 60:Episodes of the Road"
Yapım Yılı : 2002
Yönetmen : Bob Gale
Oyuncular : James Marsden, Gary Oldman, Christopher Lloyd, Chris Cooper, Michael J. Fox, Kurt Russell, Amy Stewart, Amy Smart.
imdb Puanı : 7,6 /10 ( 16.539 oylama sonucu)























Bu bir çekik-gözlü korku filmi değildir!
B
üzerinden ilerleyen film çok değişik profillere sahip karakterler ve
birbirine çok iyi bağlanmış aile öyküleri ile uzakdoğudan aşina
olduğumuz incelikli bir intikam hikayesi seyirciye sunuluyor. Hikaye
Moniguchi’ nin haylaz sınıftaki yarı hayat öyküsü yarı itiraf
niteliğinde konuşmasıyla başlıyor. Hikaye ilerledikçe filmin köşe
taşları olan isimler itiraflarını aktarıyor, böylelikle hikayeye nasıl
dahil olduklarını anlıyoruz. Tabi her itirafla birlikte derin duygu
çatışmaları bulunan bireyler birbirine eklemleniyor. İtirafta bulunan
her isim de öğretmen Moniguchi’nin intikamında önemli bir pay sahibi
oluyor.




İşte
bu cümleyle bizi bekleyen karşılaştırmanın haberi veriliyor. 60’ların
okuyan, düşünen, eşitlik sevdalısı nesli ile günümüzün “vakit nakittir”
düsturu ile yaşayan nesli. Film ilerledikçe kazancı bol evlat babasının
huzuru için en iyi yaptığı şeyi, paranın gücüyle sistemde ufak açıklar
yaratmayı becerirken ,narkotik polisinden esrar alabileceği adres bulmak
dahil, Remy ise durumdan içten içe hoşnut kalsa da doğru bildiğini
söylemekten geri kalmıyor. Dakikalar ilerledikçe eski dostları,
metresleri de bu son haftalara ortak oldukça sohbetler çoğalıyor,
verilen mesaj sayısı artıyor, siz ise ekranda birbiri ardına sıralanan
tespitleri yargılıyorsunuz. Remy’ nin simgelediği “eşitlikçi-özgürlükçü”
kesim, hastanedeki rahibe’ nin simgelediği dini kesim ve oğul
Sebastien’ in üzerinden aktarılan kapitalist kesim fikir anlamında
zıtlaştıkça, nesiller geçtikçe dünyaya egemen olan düzenin her yanı
nasıl da kapladığına şahit oluyorsunuz. Nihai sistem haline gelen
kapitalizmin, “az laf çok icraat” sloganına uygun şekilde, fikir
üretmekten ziyade karşılaşılan zorlukları kestirme yoldan halledişi ile
hayatı nasıl kolay avuçlarına aldığını anlıyorsunuz. Ve düşünce bazında
kat be kat üstün olsa da hayata aktarılamayan fikirlerin bir adım öteye
gidemediğini.
“Bugünün
gerçekleriyle aramdaki bağı kaybettiğim hissine hep biraz daha fazla
kapılıyorum. Sanırım yaşlanmanın en tanıdık belirtisi bu.”. Yönetmen
Denys Arcand’ ın filme dair röportajında söylediği bu cümle filmin ana
karakteri Remy’ nin tanımı olmuş sanki. Bir de oğul Sebastien var ki, o
da düşüncelerle yaşlanmak yerine gerçeklere sarılıp büyümenin bire bir
karşılığı konumunda. Aradaki farkı düşünmek, bir tercihte bulunmak ise
size kalmış.
20.
yüzyıl çok kanlı değildi. Savaşların 100 milyon kişinin ölümüne sebep
olduğu bir gerçek. Ruslar için 10 milyon daha ekleyin. Çin
kamplarında,asla öğrenemeyeceğiz ama, 20 milyon diyelim. yani 130, 135
milyon ölü. Çok etkileyici değil.
İşin
kolayına kaçıp sırtını aksiyona veya cinselliğe dayayan nice
“hapishane” filmi görmüşsünüzdür, şiddet dolu sahnelerden, bol kaslı
“dekor” oyunculardan medet uman filmler. Fakat gerçekliği başarıyla
aktaran, size demir parmaklıkların soğukluğunu hissettiren filmdir
başarılı olan. The Shawshank Redemption/ Esaretin Bedeli‘nin unutulmazlığı ya da Un Prophet/ Peygamber’
in akılda yer etmesi bundan değil mi? Çok katmanlı filmler, düşündükçe
yeni fikirler üretebildiğiniz hikayeler zihnimize kazınmadı mı? İşte
Celda 211 de -çok gürültü koparmamasına rağmen- hikayenin her sahnede
farklı yönlere kaydığı, dakikalar ilerledikçe sizi kendine bağlayan bir
film.
Juan Oliver’
le adım atıyoruz Zamora’daki hapishaneye.Hamile eşinin kollarından
ayrılıp bir gün sonra işe başlayacağı yere gitmek, “iyi bir izlenim
bırakmak” tek amacı esas oğlanımızın.Kendini karşılayan gardiyanlar ne
denli “pis” bir işin Juan’ ı beklediğini anlatırken yerlerin temizliğini
kastetmiyorlar elbet. Canilerin, psikopatların hüküm sürdüğü bir yer
onlara kalırsa. Hem mahkumlar çıkıyor, ama onlar bir ömür buradalar ne
de olsa.Derken…
Kopan bir gümbürtüyle aslında takkesi de düşüveriyor gardiyanların. “Malamadre”
isimli mahkum öncülüğünde bir isyan başlıyor, hem de ETA mensubu 3
mahkumu rehin alarak, ki hükümet ile pazarlık masasına oturabilmeleri de
bu aslında, yoksa hayatlarının değerli olarak görülmesinden değil, ne
de olsa koku yapmasın diye evden atılan çöpler onlar. “Rehber”lik
görevi yapan gardiyanlar yaralanan Juan’ ı bir hücreye çekip kendilerini
kurtarıyorlar. Bizim delikanlı da kendine geldiğinde isyanın ortasında,
yani mahkumların arasında buluveriyor kendini. Neyse ki kafayı
çalıştırıp yeni bir mahkum gibi tanıtıyor kendini, güvenlerini kazanmayı
başarıyor.
Öyle
ki, Malamadre’nin güvenini ve dostluğunu kazanmayı başarıyor birkaç
saat içerisinde,isyanın beyinlerinden biri haline geliyor. Tabi her şey
dışarı sağ salim çıkabilmek için. Fırsatı da geçiyor eline, 1 adım daha
atabilecek zamanı olsaydı eğer.. Filmde atılamayan bu adım gibi birkaç
dönüm noktası daha var, gardiyan Juan’ ın mahkum Juan’a giderek
yaklaştığı anlar birbirini izliyor dakikalar boyunca. Ta ki..
Ta
ki karısı Elena söylenene uyup evine gitmek yerine hayatından endişe
duyduğu Juan için hapishane önüne gidene kadar. Bu noktadan itibaren
düzeni sağlayan insanların ne denli “gaddar” olduğuna şahit oluyoruz,
yüzümüzde öfke belirtileri ile. Mahkumlara “nazik” davranmak şöyle
dursun, “insan” olduklarını bile unutturan gardiyan hapishane önündeki
kalabalıktan da aynı “insafsızlığı” esirgemeyince olan güzeller güzeli
Elena ve karnındaki yavruya oluyor. Böylece bu ana kadar mahkumların
bulunduğu ortamı gözleyen Juan da artık “mahkum Juan”a giden yolu
tamamlayarak kendini bu isyanın “haklı parçası” olarak görüyor.
Filmin göz dolduran karakteri dzlak kafası ve top sakalıyla şüphesiz Malamadre. Role hayat veren isim ise
Evli
bir erkekle kaçmanın eşiğinden dönmüş, aslında tam anlamıyla “ekilmiş”
genç bir kız. Zengin bir baba. Babanın sahibi olduğu inşaatta çalışan
yakışıklı genç adam. Daha önceden bir karşılaşmanın tekrar etmesi. Bir
aşkın filizlenmesi vs. pek çok olay. Kulağa tanıdık geldi değil mi?
Birazdan aktaracağım filmde bunlar mevcut, hem de olanca normalliğiyle.
Üstelik sizin şu ana kadar izlediğiniz Yeşilçam filmleri sayesinde
söyleyebileceğiniz devamı da var; kızın delikanlıyı babasıyla tanıştırma
isteği, babanın delikanlıyı işten kovması, sonradan kabullenmesi vs…
Fakat pek çok filmden çok daha fazlasını söylemem gerekir ki, tüm bu
bildiğiniz hikayelere, pek çok sanal ortamda “klişe” olarak gösterilen
-ki inkar etmiyorum, bir yere kadar öyle- yorumlara, hatta kiminizin
sevmediği Kore Sineması’nın temsilcisi olmasına ve 2 saati biraz aşan
süresine rağmen filmin sonunda -en iyi ihtimalle- gözleriniz nemlenmiş
halde bulacaksınız kendinizi.
Alzheimer
hastalığı olduğu anlaşılıyor. “Kafasının içindeki silgi” gün be gün
kişileri, anıları, mutlulukları silerken Cheoul-So da sevdiği kadını
kaybetmemek uğruna inanılmaz bir çaba göstermeye başlıyor. Öyle ki,
karısının kendisine eski sevgilisinin adıyla seslenmesini bile
sakinlikle karşılamak durumunda kalabiliyor. Karısı da daha fazla acı
çektirmemek adına boşanmayı kafasına koyunca işler daha da içinden
çıkılmaz bir hal alıyor tabi. Delikanlımızla karısı arasında geçen şu
diyalog bile inanılmaz bir hüzün taşıyor :
ediniyor Nae meorisokui jiwoogae/ A Moment to Remember
. Pek tabi ilk yarısı sizi fazla şaşırtmayacaktır ancak ilk saati
geride bıraktıktan sonra, özellikle market sahnesi ile, delikanlının
doktorla bire bir sahneleriyle, hastalığın ilk anlarında tüm evi saran
post-itlerle, kısacası ikinci yarısının büyük katkısıyla, hem genç kızın
hem de kocasının tarif edilemez dramıyla kolay kolay hatırınızdan
çıkmayacak bir film sizi bekliyor, haberiniz olsun.


